• Arzu Eylül Yalçınkaya

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Vahdet-i Vücud Düşüncesinin Temel Unsurları 2: Mutlak Vücûd ve Adem

“Hakikatte vücud birdir, o da Hakk’ın varlığıdır.” Tasavvuf ıstılahında vucûd denilince bundan murad “varlığı kendi zatında ve kendi zatıyla olan mevcûddur”. Hakk’ın varlığı mutlak ve külli olup var olan bütün şeylerin kaynağı, mucidi, halikı ve müdebbiridir. Hiçbir kayıtla mukayyet değildir. Avni Konuk vücudun kayıt altına alınamayacağını Fusûsü’l-Hikem şerhinin giriş bölümünde özetle şu şekilde ifade eder: Vücud-i hakiki, hudud, sınır ve yön kabul etmez. Zira kendisine bir sınır kabul edilse, o sınırın bitişinden itibaren başka bir vücuda geçtiğini düşünmek gerekir. Ve nihayeti olan her vücudu da saymak mümkün olur. Bu ise İslam’ın temel prensibi olan vahdet ile, ters düşer. Buna göre, vücud için bir başlangıç olmayıp kendisi bütün mevcudatın başlangıcı ve kaynağıdır.

İbnü’l-Arabî’nin vücûd lafzının kullanırken kullandığı bağlam önemlidir. Eğer kelime mahlûkat ve mevcudatla ilgili bir bağlamda kullanılıyorsa, hâkîki manada değil anlaşılmayı sağlamak için izâfî veya mecazî manada kullandığı hatırlanmalıdır. Böylece sırf anlaşılma adına vücûd zihni bir derecelenmeye tabi tutulmakta, bölümlere ayrılmaktadır. Mevcûdât için kullandığı “vücûd-i hâdis, vücûd-i izâfî, vücûd-i zıllî, vücûd-i hayâlî, vücûd-i mümkin, vücûd-i imkânî, vücûd-i müstefâd, vücûd-i mukayyed, vüûd-i müstear, vücûd-i mecâzî” gibi tabirlerin doğal olarak kurmaca tabirler olduğu söylenmiştir.

Mutlâk vücûd makamı için yapılacak her türlü beşerî tanım ve isimlendirme kısıtlı kalacaktır. Makamsızlık makamında olan ve her türlü kayıt ve şartlanmadan uzak olan Mutlak Vücûd, la-taayyün mertebesi olarak da isimlendirilmektedir. “Mutlak Vücûd’un hakikati küllî-nûrânî bir mefhum olduğundan öyle latiftir ki onu sırf akıl, fikir, vehim ve duyular ile idrak etmek mümkün değildir. Zira bu idrak vasıtalarından her biri kesif olduklarından dolayı da asılları olan latifi anlayamazlar. Mutlak vücûd gizli bir hazinedir ve hâdis vücudun bu mertebeye şuuru aslâ olamaz.” Bununla ilgili nakledilen bir hadiste Hz.Peygamber şöyle buyurmaktadır, “Allah’ın Zâtı hakkında fikir yürütülmez”.

Üstünde başka hiçbir mertebenin bulunmadığı bu mertebe, ancak Hakk’ın arzu ettiği kuluna zâti tecellisi ile bildirdiği kadar bilinebilir. İbnü’l-Arabî bu makamın her türlü makam kaydından kurtulan vâris-i Muhammedî’lerin hususi makamı olduğunu söyler.

Adem

Kelimenin kök harfleri, ayn, dâl, mîm tek köktür ve bir şeyin bulunmaması halini ifade eder. Mutlak varlığa nispetle mutlak bir adem/yokluk düşünülebilir mi? Bilineceği üzere adem sözlükte “yokluk” manasına gelmektedir ve vücudun zıddı olarak kabul edilir. Istılahta ise, “zihinde meydana gelen zulmani bir manadır” ve hakikatte mutlak manada bir adem tasavvuru da mümkün değildir. Yani biri Hakk’ın mutlak vücudu diğeri ise mutlak adem olan iki varlık tarzı düşünülemez.

Bununla beraber sûfiler âdem hakkında çeşitli görüşler beyân etmişler ve ademi mutlak ve izâfî olmak üzere iki şekilde mütâlâa etmişlerdir. Buna göre mutlak ademi idrak etmek mümkün değilken; itibari olan adem idrak edilebilir. İtibari adem potansiyel olarak mevcud olmakla birlikte bilfiil yok olan şey anlamındadır. Çekirdeğin içindeki suretler ve insanda mündemiç olan kabiliyetler gibi. Bir diğer yaklaşıma göre ise sufîler vücudun birliğinden ve nâmütenahiliğinden hareketle, ademin ortaya çıkacak bir sahası bulunmadığını ve dolayısıyla mutlak ademi düşünmenin muhal olduğunu ileri sürmüşlerdir.

İbnü’l-Arabî adem terimini açıklamak yerine kendi terminolojisi içerisinde üç kavrama gönderme yaparak konuyu ele alır: kötülük, karanlık ve batıl. Buradan çıkarılan sonuç yokluğun bir olumsuzluk hali, olumsuzluğun ise her kötülüğün temel ilkesi olduğudur. “Adem kötülüktür, kötülük özü gereği çirkindir” “İmkansızın yokluğu karanlık, mümkünün yokluğu ise karanlık değil, gölgedir.; “Batıl hiç kuşkusuz yokluktur, varlık ise bütünüyle iyiliktir.” Bu durum Ahmet Avni konuğun “Vücud Hak ve adem bâtıldır” cümlesiyle özetlenen hakikattir. “Vücûd sonsuz olup bir sınıra müntehi olmadığından ademin tahakkuk edebileceği bir saha yoktur. Bu yüzden mutlak adem bir şeye taalluk etmez ve bilinemez, yani kısacası o hiçbir şeydir (la-şey’-i mahz). Vücûd mertebelerinin hepsinde veya en az birinde var olmayan herhangi bir şey mahzâ ademdir, mutlak yoktur (adem-i mutlak). Binâenaleyh o şey için artık bundan başka bir şey söylenemez. Yani mutlak ademi tasavvur mümkün değildir.”

Akıl zıtlar üzerine çalışan bir yapıya sahip olduğundan Mutlak vücûd tabiri kullanıldığında bunun mukabili olan bir mutlak adem tasavvuruna yönelse de gerçekte bu vehmi olup iman selameti ve tutarlı bir metafizik temel oluşturmak açısından ademin mevcûd, gerçek vücudun da adem olamayacağına inanmanın en geçerli bir yol olduğu ileri sürülmüştür.


Arzu Eylül Yalçınkaya

34 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com