• Arzu Eylül Yalçınkaya

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Vahdet-i Vücud Düşüncesinin Temel Unsurları 1: Vücud


Bu makalede kendisinin vahdet-i vücud düşüncesini oluşturan temel meselelerden birincisi olan “vücud” izah edilecektir. Vahdet anlayışının temelini Farit Kam’ın şu ifadeleri ile sunmak mümkündür, “Vücûd birdir. Ziyade değildir. O da Allah’ın vücududur. Allah’ın vücudundan başka vücûd yoktur. Olması da mümkün değildir. Vahdet ehlinden bazıları da şöyle söylüyorlar: Her ne kadar vücûd birden fazla değilse de; o vücudun zahiri (dışı) ve batını (içi) vardır. Bâtını bir nurdur ki, âlemin ruhudur. Âlem bu nur ile doludur. Eşyanın tabiatı, özellikleri, fiilleri bu nurdadır. Her ne kadar eşyanın isimleri, sıfatları ve fiilleri bu nurdan ise de, bu nur birdir, ziyade değildir. Mevcûdatın ferdlerinin hepsi, onun zuhur yerleridir.” Bu alıntı, vahdet-i vücud anlayışının, vücud, âlem-insan-tanrı, birlik-çokluk, yaratma gibi bir çok önemli alt başlık ile açıklanması ve çalışılması gerekliliğini göstermektedir.

“Vav” dal ve mim tek köktür. Kayıp şeyi bulmak anlamına gelir. Vcd kökü Kur’ân’da şimdiki ve gelecek zaman kalıbıyla yer almış olup; varlık anlamındaki vücud mastarı ise Kur’ân’da geçmemektedir. Kur’ân’da lügat manasının dışında bir terim olarak kullanılmamıştır. Vücud kelimesinin, Türk dilindeki karşılığı varlık, Farsça’da hesti, kelime olarak manası ise talep ettiği şeyi bulmaktır. Vücud lafzı ile, anlatılmak istenen, varlığı kendi zatından ve kendi zatı ile olandır. Vücud tabiri İbnü’l-Arabî’de Mutlak Varlık olan Hakk için kullanılır. “Vücud-i mahz Allah’tır, başkası değildir” sözüyle vücudu/varlığı Allah’a hasreden İbnül’l-Arabî konuyu genel anlamıyla ikili bir tasnifle ele alır. Birincisi, bizatihi var olan vücud ki buna mutlak vücûd adı verilir. Diğeri ise varlığı kendinden olmayanı ifade etmek için kullanılan “izafi vücûd” tabiridir. Birçok mutasavvıf vücud kavramının tarifinin zorluğuna dikkate çekmiştir. Bazı görüşlere göre, vücudun tanımı had olarak mümkündür. Bu durumda tanım maddiyat çerçevesinde ele alınır. Bu anlayışa göre, her şeyin vücudu kendi hakikatinden ibarettir. Eşyanın hakikati ise kendi ayan-ı sabitesine göre farklılık gösterir. Sabit olan vücudlar, mutlak vücudun, çeşitli cüzleridir. Bu ise cüzlerin toplamının külle eşit olması durumunu gerektirmez. Vücûd, vücûd olması bakımından, kendisinden sonra gelenlerin yaratıcısı ve yaratılmışlarla birlikte var olandır.

İbnü’l-Arabî konuyu sadece entellektüel bir konu olarak ele almayıp tasavvufi tecrübenin ve makamların dili ile söz etmiştir. Kavramın, tevacüd-vecd-vücud bağlamında ele alındığı ve sufi tecrübenin bir yerinde vecde gelen ve ilahi hakikatle buluşan salik için, “ehl-i vücûd” ve “ehl-i keşf vel vücud” tabirini kullanmıştır. İbnü’l arabi’de vücud konusu ancak ehlinin dile getirebileceği konular cümlesindendir. Aşağıdaki metin bu görüşünü özetler mahiyettedir, “Vücud Hakk’ın vecdde bulunmasıdır. Sufîler şöyle derler: “Vecd sahibi olduğunu iddia edip Hakk’ı müşahede etmemişsen vecd sahibi değilsin; Hakk’ı müşahede kendini ve varlıkları görmekten seni uzaklaştırır.” Bu durumda keşfinde Hakk bulunmuş değildir. Hakk’ın vecdde bulunuşu bilinmeyen bir niteliktir.”

İbnü’l-Arabî vücud kavramını iki yönü ile ele alır. Birinci tefsirde vücud, bulmak kelime ile eş anlamlı olarak alınır. Bu anlayışta Hak iki şekilde tecelli eder, biri vücud (ontoloji) diğeri ilim (epistemoloji) olarak. Allah’ın vücudu, kendisine dair ilmi ile aynıdır. Bu da vücudun Tanrının kendisine dair idraki ve ilmi olduğunu göstermektedir. “Allah’ın vücudu zorunlu olduğu gibi vücudunu bilmesi de zorunludur. O vücudunu bilir. Hatta bilmemezlik edemez. Mümkinât ise kendini ve Allah’ı bilebilir de bilemeyebilir de. Bu, o şeye Allah’ın, bulunuşu ve buluşunu (vücud) veya bulunmayışını (adem) daha fazla vermesine bağlı bir husustur. Tahkik ehli hem keşfeden ve hem de bulan kimselerdir (ehl-i keşf ve’l-vücûd). Yani onlar Tanrı’yı hem âfâkta (âlemde) ve hem de enfüste (kendilerinde) bulan kimselerdir. Vücud kavramının ikinci tefsirinde İbnü’l-Arabî kavramı “olmak” yönünden ele alır. Bu anlayışa göre “mademki bir cevher olarak hakikat nihayetinde birdir o zaman mutlak vücud (el-Vücûdu’l-mutlak) veya küllî vücûd (el-Vücûdûl-Külli) var olan bütün şeylerin kaynağıdır.”

İbnü’l-Arabî düşüncesinde vücud ile mevcud arasında fark vardır. İbnü’l-Arabî’nin görüşüne göre mevcud sonradan yaratılmış varlık değil, Tanrı vasıtasıyla mevcud olmuştur. Konu hakkındaki yorumlar dikkate alındığında kanaatin hasıl olduğu söylenebilir. “Mevcût kendi üzerinde vücûd vâkî olan şey demektir. Masivâ ve ya mevcûdat dediğimiz bu varlıklar sayılabilir çok ve çeşitlidir. Alemin vücudunu Mutlak vücuddan ayrı bir varlık kabul etmek, Hakk’ın vücudunu sınırlandırmak tahdid etmek olur.” Bu konuda Fusûsü’l-Hikem ve Fütûhâtü’l-Mekiyye eserlerinde geçen ifadeler temel alındığında şu cümleler dikkate değerdir: “Hak varlığın aynısıdır; her şey Allah’a aittir ve Allah’a bağlıdır. Hatta Allah’tır; Hak varlıktır (el-Vücûd) eşya ise onun suretleridir.”


Arzu Eylül Yalçınkaya

44 views0 comments

Recent Posts

See All