• Arzu Eylül Yalçınkaya

Mecnun nerdedir?

B.

Halifenin Leyla’yı görmesi

Mecnun ile Leyla’nın hikâyesini bilmeyen yoktur. O hikâye, o aşk kıssası Mısır’daki sağır sultanın bile malumudur. Mısır’daki sultan duyar da Bağdat çöllerinin sultanı duymaz mı? Nihayet dilden dile dolaşan, gönülleri titreten bu aşk Bağdat Sultanı’nın da kulağına gitmişti. Böylesi büyük bir aşkı, aklı fikri almıyordu.

Bağdat Sultanı da Leyla ile Mecnun’un aşkını akılla anlamaya çalıştıkça işin içinden çıkamıyor, kara kara düşünüyordu. Sonunda bir gün:

“Bu böyle olmaz.” diyerek hışımla doğruldu tahtında.

“Kimmiş, Kays gibi süzme bir yiğidi perişan eden

Kimmiş bu güzelliği dillere destan olan Leyla? “ dedi.

Sultan, sarayın teşrifat salonunda bir ileri bir geri geziniyor, kendi kendine söyleniyor, en kıymetli vezirlerini bir yandan sorguya çekip bir yandan azarlıyordu. “Olmaz sadrazam efendi, olmaz.” dedi.

“Çöllerimizde gezinen bu âşık ile mâşuk tez elden bulunup huzurumuza getirilsin.” diye emir verdi. Vezirler, emirler, askerler, köleler… Herkes bu iş için memur edildi.

Mecnun Bağdat çöllerinin ortasından, Leyla ise babasının sarayından derhal sultanın huzuruna getirildi. Mecnun Leyla’yı görünce, aşk galip geldi ve bir sayha atarak kendinden geçip yere yığıldı. Leyla ise Mecnun’un zaafını örtmek istercesine ayakta durmaya, sultanın huzurunda edebi muhafazaya çalışıyordu.

Sultan tahtından inerek Leyla’nın yanına vardı. Herkesin duyabileceği bir sesle:

“Allah, Allah diyordu, çok acîp.

Sübhanallah diyordu, pek garîp.” dedi.

Mecnun’dan ümit kesildiği için Sultan, Leyla’ya yönelerek sordu:

“Leyla diye bir dilber varmış, güzelliği dillere destanmış.

Şu Mecnun denen delikanlı bu kıza deli gibi âşıkmış.” diyorlar,

O Leyla Hatun sen misin hanım kızım?

Leyla kemâl-i edep ve sükûnetle cevap verdi:

“Benim, haşmetlim, devletlim, sultanım.

Sultan tekrar hayrete düştü:

Allah, Allah dedi, mesele azîm

Bildiğiniz gibi değil, vallahul azîm.

Sonra Leyla’ya dönerek devam etti:

“Duyduklarımız, işittiklerimiz, bize ulaşanlar Hak mıdır?

Bunca nur yüzlü al yanaklı güzeller dururken

Mecnun’un senin gibi bir karakuruya tutulması

Söyle Allah’tan revâ mıdır?

Leyla hiç oralı olmadı, üzerine alınmadı, sevildiğinden, âşığından ve onun aşkından emindi:

“Siz hiç boşuna bakmayın, efendim.”

Sultan:

“Nasıl bakmayım? Tam karşımdasın, seni görüyorum.” deyince

Leyla:

“Bakıyor lakin görmüyorsunuz, sultanım. Benim güzelliğimi görebilmek ancak Mecnun’a nasip oldu. Siz boşuna benim güzelliğimi görmeye çalışmayın. Zira Mecnun’un kalbindeki aşk size değmemiştir ve onun aşkla bakan gözleri siz de yoktur.” dedi

ve ekledi:

Beyhude yere aramayın Sultanım,

Cemal-i Leyla burdadır

Meğer ki onu görmek

ve kavuşmak için

Mecnun-i ask-i Leyla olmak gerek.

 Hikâyenin Özünü Neyden Dinleyelim 

Sevgili Arkadaşlar,

Doğu edebiyatının mecâzî hikâyeleri içinde anlatılan aşk, bize ilâhî aşkı anlatır. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, hâsılı bütün âşık ve mâşuk hikâyelerinde sevilen, ilâhî güzelliktir; seven ise o güzelliğin cezbesine tutulmuş olan fakir ve âşık kullardır.

Âşıkların en meşhuru ise hepinizin bildiği gibi Leyla ile Mecnun’dur. Onların hikâyesinin şerhine geçmeden bu iki yavrucağın başından geçenleri dilim döndüğünce anlatmak isterim. Mecnun ile Leyla’nın ilk mektebe birlikte gittikleri söylenir. Aynı yaşta, aynı mahallede, aynı mektepte okuyan bu çocukların birbirine duyduğu mâsûmâne sevgi, yaşları ilerledikçe mahiyet değiştirerek yakıcı bir aşka dönüşür. Ancak Leyla’nın ailesi geçen süre zarfında aristokrat kesime yaklaşmış, bu sebeple iki ailenin arası zamanla açılmıştır. O dönemlerde aynı yaştan iki genç birbirine münasip görülmediğinden, genç kızın evleneceği erkekten en az on yaş kadar küçük olması gerekliymiş. Bu ve bunun gibi sebeplerle, iki âşık birbirinden ayrı düşmüşler. Galiba biraz da nazara gelmişler ve o vakitten sonra Kays adlı delikanlı, aşkından deli divane olmuş; Leyla ise babasının sarayında kimseye belli etmeden, aşkı için gizli gizli göz yaşı dökermiş.

Hikâyenin özü böyleyken Mecnun’un Bağdat çöllerinde, aşkının izinde geçirdiği günlere dair hikâyeler öyle kolayına anlatılamaz. Hadi anlattık diyelim, açıklaması, şerhetmesi belki defterler tutar. O yüzden biz, hikâyemizin şerhine koyulalım. Hikâyemizde akıl ile aşkın çekişmesi var. Aşk denilen hâli, aklı ile kavramaya çalışan Sultan bu işte zorlanıyor. Zira aşk denilen o ilâhî cezbeyi fikir sahipleri değil, ancak “fakr”/yokluk hâlini duyanlar anlar. Varlık ve gösteriş mâşukların işidir, aşk ilminin zenginleri alem halkının indinde fakir, fukara olanlardır.

Hani bir hikâye anlatılır. “Akıl” denilen ihtiyar, “fikir” isimli çocuğunu “aşk” denilen mektebe yazdırmış. Çocuk günlerce mektebe gidip gelmesine rağmen tek bir harf öğrenememiş. Çocuk sonunda okula fikir olarak değil de saf ve temiz bir gönül olarak gidince, nihayet aşkın sırrı onun gönül aynasına yansımaya başlar ve nihayet aşkı tecrübe edince, akıldan geçerek çantasını ve kitabını suya atar.

Aşk akıl ile değil, tecrübe ile bilinir. Âşık olmayan ne aşktan ne de âşıklıktan dem vurabilir. İlâhî güzellik her yönde, her varlıkta aşikârken, onu ancak gönlü o güzele muhabbet duyanlar görebilir. Öyle ya güzellik bakanın gözündedir derler. Sevgiyle, aşkla, muhabbetle bakılınca her şey başka görünür, her şey başka bir güzelleşir. Mâşukları güzel kılan da âşıkların gönlündeki muhabbet ve gözündeki aşk şulesidir.

Hakîkat Leylası’nın yüzünde bir örtü vardır. Herkes onu göremez. O bir gelin gibi nazlıdır, yüz görümlüğü ister. Yüz görümlüğü ise aşk ile kendini unutmaktır. Ama bir kez o yüz görümlüğünü verip, hakîkat denilen Leyla’nın yüzündeki nikabı kaldırabilirsen sana her şeyin örtüsü açılır, âlemi başka bir gözle görürsün.

Her baktığın yerde onunla buluşur,

Her an onunla beraber bulunursun.

1 view
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com