• Arzu Eylül Yalçınkaya

Yalnız O vardı

 Anadolu nakkaşlariyle Çin resamlarının nakış ve tasvir mevzuunda birbirleriyle bahse girmeleri beyânındadır:

Vaktiyle, zamanıyla Çin ressamları hep bir ağızdan “Bu dünyada resimde ve nakışta bizden üstünü yoktur” diye öne çıkarak iddialı sözler etmişlerdi.  Türk ressamları, bu iddia karşısında “O kadar emin olmayın, bizim sanatımız sizinkinden üstündür.” diye cevap verdiler. İki taraf da kendinden son derece emin olarak laf yarıştırırken, devrin hükümdarı sözü aldı ve “kavgayı bırakın da sanatınızı gösterin” diyerek gerçek bir yarışma tertip etti.

Derhal sarayın en büyük salonu bu iş için tahsis edildi. Bir duvar Çinlilere bir duvar Türklere verildi, böylece iki grup da birbirini göremeyeceklerdi.

Çin ressamları hükümdardan niyaz ederek “Bizim sanatımız çok renklidir, bize türlü renkte boyalar gerek” deyince derhal istekleri yerine getirildi ve saray hazinesinin kapıları ardına kadar onların hizmetine açıldı. İstedikleri boyalar, yaldızlar, simler, fırçalar ve daha ne buyurdularsa kendilerine verildi. Hiç bir masraftan kaçınılmadı. Bütün ressamlar geceyi gündüze, gündüzü de geceye katarak

çalıştılar da çalıştılar.

Renkli farklı terkiplerle bir araya getirerek, esrarengiz resimler yaptılar. Kimi yerlerini nakış ve hat sanatı ile süslediler. Sonunda ortaya çıkan resim o derece güzeldir ki, kendi sanatlarının büyüsüne kapılarak:

“İşte” dediler “resim dediğin böyle olur”.

Bu sanatı bizim gibi icrâ edecek başka kimse yoktur. Bu zevkle kendilerinden geçtiler ve henüz daha yarışmanın sonucu ortaya çıkmadan, zaferlerini ilan ettiler. Dört bir yanda davullar çaldırıp

oynadılar da oynadılar.

Türk ressamlarının ilmi ve bilgisi Çin ressamlarının ilminden çoktu. “Bize çok renk gerekmez, biz sadece pasları giderecek olan cila isteriz” diye niyazda bulundular. Çünkü onlar, madem bütün renklerin birleşiminden renksizlik ortaya çıkıyor, o halde renksizlik renklerin hepsinden daha üstündür, anlayışındaydılar.  Bu bilgi ve inançla duvarlarını

Cilaladılar da cilaladılar

Gece gündüz işleri buydu, durmadan kendilerine verilen duvarı yontuyor, cilalıyor ve parlatıyorlardı. Öyle duvar, devamlı cilalanmaktan ötürü   neredeyse hafif puslu bir ayna haline gelmişti.

Sayılı gün çabuk geçti ve nihayet yarışma günü geldi çattı. Hükümdar ilk olarak Çinlilerin duvarına yöneldi. Duvara nakşolmuş resmi görür görmez de önce hayretten dili tutuldu, ardından sonu gelmez bir meth u senaya koyuldu.

“Aman Ya Rabbi” dedi

“Bu ne güzellik! Bu ne zarafet, ne incelik. Bundan daha güzel bir resim olamaz. Ne harika şekiller, ne muhteşem motifler. İnanılır gibi değil.

Hükümdar Çin sanatını

övdü de övdü.

Sonunda “sizi canı gönülden kutluyorum”

Zaferin size ait olduğunu biliyorum, ancak yarışma gereği Rumilerin hünerini de görmem gerek, diyerek diğer tarafa yöneldi.

Salonun ortasındaki paravan kaldırıldığı an işler birden değişiverdi. O an Hükümdar ve Çin Ressamları da dahil olmak üzere mecliste bulunan herkesin dili tutuldu. Karşılaştıkları bu güzellik ve onun yaratıcısı olan Türk dehasına oldular, bir müddet yerlerinden kıpırdayamadılar. Çünkü paravan ortadan kalktığında, Çin sanatçılarının yaptığı o göz alıcı resim Türk ressamlarının günlerdir parlatmaya ve cilalamaya uğraştığı duvara aksetmişti.

Büyülü bir terkib halinde şekiller birbirine girmiş, renkler birbirine karışmıştı.

Bu tarafta son derece canlı ve parlak olan renkler, diğer tarafta daha tatlı, gönül okşayıcı, yumuşak ve pastel renklere dönüşüyordu.

Türklerin ortaya koyduğu “renksizlik aynasından” yansıyarak adeta yeniden yaratılan bu resim, Hükümdarı can evinden vurmuş, mest etmişti.

Bir müddet bu hayret ve zevk içinde süküt etti.

Türk ressamlarına nedense bu sukût, bütün kelimelerden, sözlerden daha tatlı geldi.

Neden sonra Padişah, gözünü o aynadan bir an bile ayırmadan Rûmîlere seslendi ve:

 “Gerçek sanat budur” dedi ve hayranlık içinde şu sözleri söyledi:

“Resim ve nakış sanatının inceliklerini en iyi Rûmîler biliyor.”

“Yokluk aynasında tecelli edenin güzelliği doğrusu bambaşka oluyor.”  

Ve böylece yarışmayı Türk ressamları kazandı.

Hikayenin özünü neyden dinleyelim

Sevgili arkadaşlarım, lütfen beni çok dikkatli dinleyin. Çünkü şimdi size bu hikâyedeki hikmetleri anlatacağım. O güçlü nefesiyle bana üfleyen efendimden öğrendim kelimesi kelimesine aktaracağım.

“Yalnız Allah vardı ve onunla beraber başka bir şey yoktu.”

Gizli bir hazine gibiydi Allah, varlığını ve güzelliğini yalnız kendisi biliyordu.

O zamanlar sen ve ben yoktuk arkadaşım, aslını soracak olursan yer ve zaman da yoktu

Bu gün gördüğün  herşey   o gizli hazinenin içinde gömülüydü. 

Yüce Allah’ın hiçbirşeye ihtiyacı yoktu yalnızca kendi  güzelliğini görmek istiyordu. Yer ve gök arasındaki herşeyi güzelliğini aşikar etmek için yarattı ve dedi:

“Ben bir gizli hazineydim istedim ki bilineyim.”

Can dostlarım dilerseniz bu hadisi size misallerle  anlatmaya çalışayım. Madem yüce Allah hadis-i kutsîde bize kendisini gizli bir hazine olarak anlatıyor, ben de size herşeyi o örnekle açıklayayım.

Nereye bir hazine gömülmüştür de, bir gün ortaya çıkmasın. Bütün hazineler, bütün defineler bir gün ortaya çıkmaları için gömülürler. Yüce Allah da sadece kendisinin bildiği bu  sonsuz  güzellik hazinesinin ortaya çıkmasını ve bilinmesini istiyordu. Fakat eski zamanlarda insanların define ararken ellerine bir kandil aldığını biliyorsunuz öyle değil mi? Hani gece demez, yol alır; gündüz  güneşin aydınlığında, gece  kandilin ışığında  define ararlarmış. -Teşbihte hata olmaz- Yüce Allah da kendi varlığında saklı güzelliklerin görülmesi için bir ışık, bir nur yarattı. Yarattığı bu nur, onun kendi varlığından bir parçaydı. Bu Nur, Allah’ın ilk ve tek kulu oldu. Çünkü, o Rabbinin her sözünü dinliyor, O’nun emriyle her şekle giriyordu. 

Allah kendi güzelliğinin bir yansıması olan bu nura uzun uzun baktı. Onu  seçti, övdü ve sevdi.  Sonunda ona övülmüş ve seçilmiş anlamına gelen “Muhammed” adını verdi.

Muhammed’in nûru her yanı aydınlattı. Allah’ın hazinesinde  gizli her şey, sen, ben ve bütün insanlık bu ışıkla göründü ve  ortaya çıktı.   Allah’ın varlık ve ilim hazinesinde gizli olan bütün varlıklar, gizlendikleri yerden çıkmak ve görünmek için Allah’a yalvardılar. Işte o zaman yüce Allah,  hazinesindeki herşeye sırayla, Muhammed’in Nurundan can verdi; hepimizi Muhammedî Nur ile   yarattı.

  Ve yaratılış işte böylece başlamış oluyordu.  

Ancak bu nuru/ışığı içine koymak bir kandil gerekliydi. O zaman Rabbimiz, Muhammed’in nurundan  ilk insan ve ilk peygamber olan,   Ademi yarattı ve bu ışığı onun mübarek vucûduna emanet etti. Adem  Cennet’in kapısından içeri girerken kapının üzerinde yazan Muhammed yazısını görünce, “Ey benim güzel Rabbim, ben senin  yarattığın ilk insan değil miyim? Peki kapının üzerinde yazılı bu isim kime aittir?” , diye sordu. Alemlerin Rabbi lutfederek “Sen yarattığım ilk vücutsun ama Muhammed’in nuru benim   yarattığım  ilk varlıktır. ”diye cevap buyurdu.

Gün oldu devran döndü, Adem Cennet evinden dünya evine indi. Adem’in vücuduna emanet edilen bu nur, insanlığın yeryüzü macerası boyunca nesilden nesile hep güzel ahlaklı insanların vücutlarında taşındı.  Ta ki sonunda  asıl sahibi olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e ulaşıncaya kadar.

Ama ben  şimdi sizin bana bir soru sorduğunuzu duyar  gibiyim. “ Madem Muhammedî nur ilk olarak yaratıldı niçin en son o peygamber olarak gönderildi?

O vakit bunu da başka bir misalle izah edelim. Avucumuzun içinde duran  küçücük bir tohum düşünelim. Bu tohum görünüşte küçücük, minicik bir şeydir, öyle değil mi? Ama  eğer onu toprağa ekip özen gösterirseniz, önce küçük bir çatlak toprağa kök salar, ardından  incecik bir filiz verir. Zamanla bu filiz büyüyüp gelişir ve  boy atar. Günden güne serpilir, büyür.  Başta  küçük bir fidan iken zamanla büyük bir ağaca dönüşür. Belki tohumun ekilmesinden yıllar sonra, bu tohum nihayet meyve veren bir ağaç olur.  Peki,  o meyvenin içinde ne vardır biliyor musunuz?  Bir zamanlar  avucumuzun ortasında duran o minicik tohumun aynısı…Her şey bir tohum ile başlar ve yine her şey o tohumla sona erip tamamlanır, arkadaşlarım.

İşte Peygamberimiz Hz. Muhammed’in nuru, tıpkı bu tohum örneğindeki gibi her şeyin başı ve sonudur. Bu dünyayı koskocaman bir ağaca benzetecek olursak,  Peygamberimiz bu ağacın tohumudur. Adem peygamberden başlayarak sırayla bütün insanlar ve peygamberler o tohumdan çıkarak bu dünyaya gelmiş ve  vücut bulmuştur. Her peygamber, Hz. Muhammed’in güzel huylarından birini almış ve insanlara anlatmıştır. Resulullah  ise bu dünyaya son peygamber olarak gelip insanlığa dağılmış halde bulunan bütün güzel huyları kendi vücudunda  toplamıştır. Arkadaşlarım,  onu gören, bütün peygamberleri görmüştür. Onu gören Allah’ın nurunu görmüştür.

Yüce Allah “Yere göğe sığmadım, beni seven mümin kulumun kalbine sığdım,  buyuruyor. İşte O sonsuz, o yüce Allah’ın tenezzül ettiği kalp, Hazreti Muhammed’in kalbidir.  Çünkü onun kalbi Allah aşkı ve özlemiyle cilalanmış bir ayna gibidir. Bir kalbe Allah’ın nuru gelir, bir insan Allah’ına âşık olursa o kalbe, gönül denir.  Ve Allah sadece Peygamberimizin güzel gönlünde değil, onun gibi temizlenmiş ve kendisini seven bütün  aşıkların gönlündedir.

Kalbimizi dünya kirlerinden, dedikodu yalan haset ve riyâdan temizler, tıpkı Türk ressamlarının temizlediği gibi kalbimiz duvarını kötü ahlak pisliklerinden arındırıp güzel ahlâk cilasıyla parlatırsak, Allah’ın nuru  bizim gönüllerimizde de akseder, Allah sonsuzdur, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, sadece sonsuz güzelliğini kabul edecek ve aksettirecek gönüller ister.

   Hadi şimdiden itibaren biz de gönül evimizi temizlemeye başlayalım. Eğer gönlümüzde Allah’ın güzelliğini görmek istiyorsak biran evvel iç temizliğine başlayalım.  Yalan, dedikodu, hased, iftira; kıskançlık, hile, kibir ve riya, ne kadar kötü ahlak varsa hepsini süpürelim. Kalp evimizden dışarı atalım. Doğru söz, tatlı dil ve güleryüz suyuyla yıkayalım, alçakgönüllülük cilası ile de iyice parlatalım. Bir misafir gelmeden önce evimizi hazırladığımız gibi kalbimizi de hazırlayalım. Çünkü ancak o zaman Allah’ımızı kalbimiz evine davet edebilir ve yine ancak o zaman onun gelmesini ümit edebiliriz.

Biliyorum bu iş, öyle anlattığım kadar kolay değil. İç temizliği er kişi karıdır, her kişinin karı değil. Bu işin zorluklarını ve bu zorlukları aşmanın kolay yollarını ise, başka bir hikayede anlatacağım. 

#Mesnevi #Tasavvuf

0 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com