• Arzu Eylül Yalçınkaya

TECELLİ



Sabah kahvaltısını aheste beste yapmıştı. Geçireceği yoğun günün acısını peşin peşin çıkarmaya uğraşıyor gibiydi. Son bir çay daha koydu, son bir kahve daha. Radyoda çalan neşeli parçaları dinleye dinleye biraz internette birazda geçmişinde -eleştirel bir- sörfe daldı. 

Küçük oğlu çoktan okulda ilk derse başlamıştı. Büyüğünün ise bu saatlerde uyanık olduğunu görmek pek mümkün değildi. Eşi genelde sabah kahvaltısını ofiste yapıyordu. bu sabahta yanağına bir öpücük kondurup erkenden yola dümüştü. olağanüstü bir durum yok. Alışılagelen bir salı sabahı daha. 

Yıllar düzenli düzensiz geçiyorlar. Artık saymıyor. Yıla, zamana, mevsime odaklanmaktan çok hayatta esas olduğunu kabul ettiği değişime dikkatini vermeyi tercih ediyor. İşte ilk, orta lise derken, dün fakülteden mezun olduğu gün, sonra ilk iş heyecanı, yurt dışı dönemi- o en enteresan olanı- orada eşiyle tanışması, evliliğin ilk zamanları-bocalama, tereddüd-derken büyük oğlu, yorgun ama neşeli bir dönem, onun ilk adımları, ilk sözcükleri.. İlk anne deyişi. annelik onun ağzından çıkan o yarım yamalak anne sözüyle başlamıştı, o zamana kadar yaşadığı ona bir ana-oğul ilişkisinden çok bir bakıcı-çocuk ilişkisini andırıyordu. Tam hayatı bir düzene girmeye başladığında eşinin hastalığı baş göstermişti. Hayat omuzlarındaydı şimdi. İş, çocuk, ev, hasta eş.. Fakat güçlendiğini hissediyordu. bu dönemde kendinden gizli kapasitenin farkına vardı. pekalada hayatı yüklenip götürüyordu. Eşinin tekrar sağlığına kavuşmasının ardından beklenmedik bir zamanda küçük oğlu dünyaya geliverdi. Bu ikince annelik dönemi onu hayatında o zamana kadar yaşadığı herşeyden çok etkiledi. Çünkü bu küçücük yumurcak, anasını kendine aşık etmişti. Büyük oğlunu adeta büyümesi için tabiatın kollarına bırakan o kadın şimdi herkesin gözü önünde, tüm dünyayı minik yavrusu için tehlike ve tuzaklarka dolu vahşi bir ormana benzeten, bir panik atak hastasına dönüşmüştü. Kimseye onu emanet  etmiyor, kimseyi miniğe yaklaştırmıyordu. zamanla bu durum daha makul hale gelmeye başlasa da, ne kendisi ne de çevresi onun bu yeni haline tam olarak alışamamış, sanki o gitmişte yerine başka biri gelmiş gibi yadırganır olmuştu. O dönemde geçti. devir değişti, günler günleri kovaldı ve büyüyüp boy pos atan bu sevgili evladın, anasını beş para etmez zevklere sattığı günler geldi. hayal kırıklığı onu darmadağın edince, kendini yenileme düşüncesiyle işine geri döndü. çok çalıştı. evini, eşini, oğlunu unuttu. hırslandı. işinde başarılı olmayı hayal ettiği günlere, o günlerin anısından aldığı güçle o projeden o projeye koşturmaya başladı. kendini iyi hissediyordu. ne yaptığının ya da yaptığı işlerin çevresinde uyandırdığı etkinin ve değişimin farkında değildi. 

Ortağı ile beraber çalıştığı mimarlık ofisinin piyasada eşine benzerine rastlanmayan işler başardığının farkında değildi. Bir gün kendisini bir magazinin kapağında,  öteki gün bir tv. programı, başka gün ürünlerinin medhini yapan bir gazete sayfasında görüyordu. Ürünlerin, 21. yy iç mekan anlayışı üzerindeki etkilerinin incelendiği bir doktora çalışmasını okuduğu zaman, içinde başka bir arzu uyandı. Eşinin ve çocuklarının desteğiyle, ofisi bir ekol atöyesine döndürme girişiminde bulundu. Eşyaya, taşa, toprağa şekil vermek ne mucizevi. Fakat bu işi, bu sanatı öğretmek çok daha değerli. Bu kararla hayatı yeni bir döneme daha girmişti, en sevdiği işi yapıyor ve dahası bunu da kendi gibi heveslilere öğretme zevkini yaşıyordu. Zevkinin, hayat görüşünün, ruhunun ebedileştiğini hissediyordu. 

O zevkli günlerde, o ebedileşme günlerinde.. Biricik hamileri olan ebeveynini bir uçak kazasında kaybetti. Onlardan geriye hiç bir şey kalmaması, insanın aklını dururuyordu. Bir süre akıl durgunluğu ile ordan oraya savruldu. kendini 7 yaşında öksüz ve yetim kalmış kadar çaresiz hissediyor. sığınacak bir melce, tutulacak güvenli bir el arıyordu. o eli hem arıyor, hem bulmaktan korkuyordu. ya ona el verir de, hayatta yerinde durmayan karar kılmayan herşey gibi o da gelir ve giderse.. Muhakkak bu olacaktı. kim kalacaktı bu alemde kimse. 

yetimlik, mahzunluk hissini tattı. Acı idi, ama zamanla ona güç vermeye başladı. kendini özgür hissediyordu. Eşi sabah gün doğmadan çıkıyor, gece yatmaya eve geliyor; çocukları, kimi sevgisiyle kimi aşkıyla yakan o çocuklar, bu gün var yarın yoklar. işte onu bu dünyaya getiren iki müstesna onlarda sır olup gittiler. şikayet değil, fakat gerçek bu. o da hayretle izliyor

hiçbir şey kalmıyor. hiçbirşey bir hal üzre karar kılmıyor. şu ağaçlar her rüzgarla şekillenerek, baharda çiçek açıp, yaz sonu yapraklarını dökerek; haller biri diğerine

yerini terkederek, dünya bir geçtiği yerden bir daha geçmeyerek

o galaksi senin bu galaksi benim edasıyla gezerek

bize her gün yeni bir hayat sunmak için dönüyor. 

Sabah kahvaltısını uzatmalı. diyor. kapıdan çıktı mı kararsız dünya üzerinde kararlı adımlarla yürümek için kahvaltıyı uzatmalı. 

Radyo kanalını değiştirdi. çayını tazeledi. sonrada herşeyi öylece bırakıp çantasını alıp yola koyuldu. gelecek yeni günü, yeni hali, yeni tecelliyi karşılamak istiyordu. 

sevgilisiyle buluşacak gibi heyecanlı ve mutluydu. 

0 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com