• Arzu Eylül Yalçınkaya

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Vahdet-i Vucüd Düşüncesinin Temel Unsurları 3: Vücud-i İzafi/Mümkün Vücud

İzafi vücud mutlak vücudu olmayan, vücûd ile adem arasındaki bir mertebe olarak yahut gerçek bir asla dayanmayıp, asıl olandan meydana gelen vücûd şeklinde tanımlanmıştır. Bir yüzü varlığa bir yüzü yokluğa dönük bir niteliktedir. İbnü’l-Arabî vücudun Hakk’a, yokluğun ise mümküne ait olduğunu söyleyerek; mümkünü ifade etmek üzere farklı kavramlar kullanır: “Hayali vücud, göreceli vücud, mümkün vücud, kazanılmış vücud, ödünç alınmış vücud, mecazi vücud.” İbnü’l-Arabî düşüncesinde yaratılmışın/mevcudun ağırlığı ortadan kalkmıştır çünkü Suad el-Hakim’in ifadesiyle: “mevcutları yokluğa yerleştirip Hakk’ın sürekli yaratıcı olması yönünden onları sürekli Tanrı’ya muhtaç yapmakla yaratılmışların varlığı sorunundan kurtulmuştur. Böylece mevcutların varlığı Hakk’ın varlığından başka bir şey değildir.”

İzafi vücûd müstakil vücudu olmayan ve mutlak vücud ile adem arasında bir mertebe olup bir yüzü yokluğa, bir yüzü varlığa yöneliktir. Mutlak vücud bir iken izafi vücud çoktur ve farklılık arz eder. Başka bir deyişle, izafi vücud Mutlak vücudun zuhur mahallidir. İzafi vücud, Mutlak Vücudun latif olandan kesif olana tenezzülü sırasında indiği bir tür kesafet mertebesidir. Buna göre dünya bir yanılsama, alemin varlığı itibari ve mevhumi olup bir hayal ve vehimden ibarettir. Avni Konuk izâfi vücudu şu şekilde izah eder: “vücûd-ı izâfî vücûd-i mahz ile adem-i mahz arasında vâkîdir. Zîra bir yüzü ademe bir yüzü de vücuda nâzırdır. Hakikatte vücûd-i müstakili yoktur. Belki vücûd-u mahz-ı latifin sıfat-ı arızası olan mertebe-i kesafetten ibâretttir.”

Yaratma Tecellisi

İbnü’l-Arabî’ye göre yaratma kelamcıların anladığı gibi mutlak bir yokluktan halk etme olmayıp izafi yokluktan (adem-i izâfî) izafî varlığa geçişledir. İşte bundan dolayıdır ki İbnü’l-Arabî yaratma fiili için diğer disiplinlerce işletilen “icat” ve “halk” gibi kelimeleri yaratma anlamında değil, zuhura getirme anlamında kullanmaktadır.

Yaratma İbn’ül-Arabî’de, Tanrı’nın a’yan-ı sabiteye tecelli etmesi anlamındadır. Bu durum, eşyayı ve alemi, alemi ve eşyayı, bütünüyle a’yan-ı sabitenin bir gölgesi haline dönüştürür.

Sufiler yaratılış sürecini daha sonra Tanrı-alem arasındaki ilişkiyi açıklamaya zemin olacak şekilde düşünmüşlerdir. Mutlak Varlık’tan sadece “varlık” çıkacağı için -buna varlık tecellisi denebilir- onun yaratması ancak bir varlık vermek şeklinde olabilir. Buradan neye varlık verdiği sorusu akla gelir ki, bu da mutlak varlık da ezeli mahiyetlerin bulunduğunu yani ilahi isimleri kabul etmeyi gerektirir. Ibnü’l-Arabî’ye göre yaratma varlık vermektir ve varlık vermek ancak daha önceden sabit olan “şeyliğe”, verilebilir.

Sürekli Yaratma-Yaratmanın Yenilenmesi

İbnü’l-Arabî yaratmanın sebebi olarak “ben bir gizli hazineydim istem ki bilineyim” hadisinden hareketle, Tanrı’yı yaratmaya icbar eden bir şey olmadığına göre, tecellinin kesilmesini gerektiren bir durum da yoktur, görüşünü bildirmiştir. Bu durum yaratmanın sürekliliği, ya da yaratmanın sürekliliği kavramını oraya çıkarır. İşte bu nedenle, İbnü’l-Arabî yaratma yerine zuhur ve izhar kelimelerini kullanır. Tanrı’nın yaratması dediğimiz şey neticede, Tanrı’nın kendi ezeli bilgisindeki hakikatlere yönelmesi, tecelli etmesi olarak tanımlanır. Tanrı kendisindeki ezeli hakikatleri, nitelikleri bilmek istemektedir. Bu isteğin sürekliliği de Tanrı’nın yaratmada kesintisizliğinin ve alemin yeniden yaratılmasının temelini teşkil etmektedir.

“His aleminde ve sabit oluşta her nefeste değişmeler vardır, fakat özellikle kelam ve hareketlerin dışındaki durumlarda ne gözler ne de duyular bu değişmeyi idrak edebilir. Bunun, yani bir suretin benzeri bir surete veya zıddı bir surete dönüşmesinin esası, kendisine yardım eden aslın başkalaşmasıdır. Bu, suretlerdeki ilahi başkalaşmadır ve “O her gün bir iştedir” (Rahman 55:29) ayetinde dile getirilmiştir. Allah her gün bir işte olunca, onun sureti üzerinde yaratılmış alem de her nefeste bir halden bir diğerine dönüşmüştür. Bu yüzden alem, hiçbir zaman tek bir hal üzere kalmaz. Çünkü Allah sürekli yaratandır. Alem iki anda bir hal üzere kalmış olsaydı, Allah’tan müstağnilik özelliğiyle nitelenmiş olurdu. Fakat insanlar yeni yaratmadan kuşku içindedir.”

İbnü’l-Arabî ve müteakipleri yaratma için feyiz kavramını kullanmakla birlikte genellikte tecelli ve zuhur kavramını kullanmıştır. İbn’ül-Arabî’nin ortaya koyduğu yaratma nazariyesinin en güzel tamamlayıcısı, Sadreddin Konevi’nin getirdiği bereket kavramıdır. Konevi’ye göre bereket, bir şeyin kemalinin taşmasıdır. Taşma, varlıkta bir eksiklik ve artış da oluşturmaz. Buna da güneşi örnek vermektedir.

Arzu Eylül Yalçınkaya

18 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com