• Arzu Eylül Yalçınkaya

Ey benim genişleten, ferahlatan Allah’ım!

Yüce Allah’in esma-i hüsnâsından biri de “vâsi”dir. Vâsî geniş olan ve genişlik veren anlamına gelir. Allah (c.c) ikramlarının bolluğu ve nimetlerinini çokluğu nedeniyle “geniş” olandır. Nimeti bol, ikramı mebzûldur. O’nun nimetleri sayılmaya kalkılacak olsa ömürler tükenir, nimetler tükenmez. Sayıya hesaba gelmez bir genişliğin sahibidir; bu genişlik içinde nimetlere garkolan kul şükür etse, hakkıyla şükürden de aciz kalır. Zira nimetlerin farkında olmak ve şükür edebilmek de bir nimettir.

Hakk’ın nimetlerinin en büyüğü ise “varlık” nimetidir. Üstelik bu bir kez olup biten bir şey de değildir. Hak varlık bahşetmenin bir gereği olarak, o  mevcudun  varlığının gerektirdiği, onu mutlu eden şeyleri de vermeye devam eder.  Varlık ve yaşamak bir nimet fakat her mevcudun kendi aslını bilerek onunla biliş tutması en yüksek mutluluktur. Nefes-i Rahmân herkese kendi nefesinden üflemekle onlara kendiliklerini, yani kendi nefislerini vermiştir. Kişi nefsini bilmekle, kendinde tecelli eden ilahi ismi bilmiş ve bu suretle Rabbi’ni tanımış olur. Hak vasi ismiyle zatını açmış olmasaydı, biz bu nimete nail olamayacaktık. O halde nimetlerinin en büyüğü var olmak ve bu varoluşun kaynağını bulmak zevkidir.

İbnü’l-Arabî vâsî ismini açıklarken şöyle diyor: “Allah’ın rahmetine sınırlı bir şekilde ulaşmak ve evrendeki herşeyin sana ulaşmasını istemek için bu isme muhtaçsın.”

Çünkü kul kendi nefsiyle İlahi nefesi sınırlandırmış, bir yandan Hakk’ın zuhur mahalli olurken diğer yandan onu kendi idraki, anlayışı ve ismiyle sınırlandırmıştır. Bu daralma halinden kul ancak vâsi’ isminin hükmüne tabi olmakla kurtulur. Hakk vasi’/genişleten ismine izafeten varlığı yaydığı zaman, bu tecelli kulun yine Hakk tarafından verilmiş olan nefsine ulaşır. Yayılan yalnızca varlıktır fakat varlığın kendisine ulaştığı mahal onu kendi kabiliyeti şekline sokar, daraltır. Kul genişlemek ve ferahlamak için, Hakk’ın kendi idrakinin ötesinde olduğunu bilmeli ve yaşadığı acı/tatlı tecrübede kendisinin bilemediği bir çok hayırlar bulunduğu gerçeğini teslim etmesi lazımdır.

Sadrettin Konevi bu konuyu şöyle izah ediyor:

“Çünkü arazlar ve vakalar, varlık ve hakikatleri açısından tek hükümlüdür; a’yanda bunların eserleri, şahısların mizaçların farklılığına göre farklılaşır. Buna örnek olarak, tat alma duyusuna safranın galip geldiği kimseyi verebiliriz. Bu kişi balı acı hisseder. Şayet bu kişi “bal acıdır” derse, kendi zevkine ve bilgisine göre doğru; buna karşın acılığı bala izafe ederken de yanlış söylemiş olur.

Ne mizaçlar vardır ki bir şey ile lezzetlenirler, başka mizaçlar ise o şey ile elem duyarlar; halbuki her iki durumda da o şey, birdir, hükmü mahallerde, onların mizaç, özellik ve kabiliyetlerine göre farklılaşmıştır. Buna göre Hak’tan olan şey, sadece hayırdır. Lezzet ve elem ise kabiliyetlere göre şahsa göre değişir.”

Yukarıdaki paragrafı tevhid inancına göre okuduğumuzda şu netice ortaya çıkar: Varlık birdir. Birlik ise bütünüyle hayırdır, iyiliktir. Kendisi hayır olandan ise yalnızca iyilik zuhur eder. Allah’ın birliğinden kullarına ancak hayır ulaşır. Meğer ki kul o hayrı kabul edecek kabiliyette olsun.

Öyle ya, kuzu çevirmişler sana ne, meğer ki onu yiyecek bir yiğit bulunsun. Güneş sabah olunca yükselmiş her yana sıcak gülücükler atmış,

çöplüğe ne,

bir gül bahçesi gerektir ki o nur-i şemsin şuasına ayna tutsun.

İşin aslı şu ki, Hak sabahtan akşama ve akşamdan sabaha

bize sırf hayır olan varlığından rahmet yağmurları yağdırıyor, ne ki biz onu kabul edecek uyanıklıkta olalım.

Hak kulunun gönlüne girmek için her an geliyor iş ki o gönül Hakk’ın zuhuru için gönlünü temizlemiş olsun.

Kiminin bünyesindeki fesat tatlı olan balı dahi acı eğliyor.

Nimetler içinde hüzün ve kederle dolaşıyorlar.

Arifler ise o herşeyde bir hayır ve güzellik bulan bakışlarıyla

Herkesin acı diyerek dudak büktüğü olayları

“acıyı bal eyledik” ifadesiyle karşılıyorlar.

Bununla: “Bize gelen Hak’tan gelmesi itibariyle zaten hayırlı ve güzeldi, fakat onu siz başka görüyordunuz” demek isterler.

Acıyı bal eğledik, ifadesinden kastedilen budur.

Yoksa haşa,

“Hakk’tan geleni önce acı gördük, sonra onda bir tat bulduk” değil.

Dönüp dolaşıp demek istediğim o ki, Hakk’ın bir ismi de “el-vâsi” dir. Vasi genişleten ve ferahlatandır.

Hakk’ın kendisi ise bütünüyle hayır ve güzelliktir

ve O’ndan gelen de ancak hayırdır.

Hak Tealâ, başta varlık nimeti olmak üzere türlü nimetlerini yaymak ve dağıtmak suretiyle kullarını bu geniş dünya sofrasında ağırlıyorken, biz  hala  surat asıyor, olaylar karşısında çok çabuk yıkılıp ümidimizi yitiriyorsak

O halde kabahati başka hiçbirşeyde değil,

Fakat kendimizde arayalım.

Hakk’ın genişliği, nefsimizin arzuları kalıbına sığmaz

Onu kendimizle sınırlayacağımıza, nefsimizi Hakk’ın tecellisine bırakalım…

Vesselam.

0 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com