• Arzu Eylül Yalçınkaya

Er-Rab İsm-i Şerifi Üzerine


Öğretmenler günü vesilesiyle kaleme aldığım bu yazıda etimolojik bazı değerlendirmelerden yola çıkarak, öğretmenliğin ve eğitmenliğin en yüksek formu olan er-Rab ismi şerifinin anlamına doğru seyredeceğiz. Öğretmenler günü kutludur zira öğretmenlik kutsaldır diyerek başlayalım efendim.

Günümüz Türkçesinde öğretmen, belli bir bilgi birikimini öğrenmek isteği ile kendisine müracaat edenlere aktaran kişiye için kullanılır. Misalli Türkçe Sözlük’te ise “İlim, sanat veya teknik dallarında bildiğini öğretmeyi meslek edinmiş kimse” olarak geçer.Osmanlıca’da bu anlama karşılık gelmek üzere muallim, muallime gibi kelimelerin kullanıldığını biliyoruz. Burada da anlam yine bildiğini öğretmeyi bir meslek olarak benimsemiş kimse anlamı öndedir. Arapça a-l-m kökünden gelen muallim, ilmini aktaran anlamındadır. Ancak kelimenin kullanımı yine modern anlamda örgün eğitimin ilk örneklerinin ortaya çıktığı 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyılda yaygınlaşmış olmalıdır. O tarihten önce toplumun tamamına hizmet verecek bir eğitim öğretim ağı bulunmadığından, bir çocuğun ya da yetişme çağındaki bir gencin eğitimi, imkanı olan ailelerde büyük ölçüde mürebbi ya da mürebbiyeler tarafından gerçekleştiriliyordu. Mürebbi ise yalnızca bildiğini aktaran kişinin ötesinde, ele aldığı talebenin pek çok alanda gelişmesinin üzerine almış olan gerçek bir eğitimci ve terbiyeciydi.

Esasen kelime Araça r-b-b, kökünden gelmektedir. Sanskritçe ve İbranice’de de kullanılan uzanan rab kelimesi lügatte besleyen, geliştiren, büyüten, koruyan gibi anlamlara gelir. Sözlük anlamı “Bir şeyi yetkinlik noktasına gelinceye kadar kademe kademe inşa edip geliştirmek” şeklinde özetlenebilir. Araplar evle ilgili her türlü bakım, besleme ve geliştirme işlerini üzerine alması nedeniyle ailenin babası için de rab kelimesini kullanır. Evin rabbi olarak tercüme edebileceğimiz “Rabbü’l-beyt” tabiri bu anlamda hanenin bakımını üzerine almış olan babayı işaret etmektedir. Musevilerin kendilerini manevi anlamda besleyen ve dini konularda bilgi veren manevi otoritelere rab ismini vermeleri, Hrsitiyanların ilahi vazifeleri dolayısıyla Hz. İsa’yı rab olarak nitelendirmeleri de yine aynı anlamsal yakınlıkla ilişkilidir.

İslamî litratürde er-Rab ismi şerifi, yine kelime kökenine yakın bir anlamdadır. “Bir şeyi yetkinlik noktasına gelinceye kadar tedrici olarak inşa etmek ve geliştirmek” manasına yakın bir şekilde Allah Teâlâ için kullanılan er-Rab kelimesinin “mâlik, seyyid, idare eden, terbiye eden, gözetip koruyan, nimet veren, ıslah edip geliştiren, mâbud” gibi anlamlara geldiği de görülür. Şu halde ilâhî isimlerden er-Rab bütün âlemin terbiye edicisi, korucusu ve besleyicisi anlamındadır. Yüce Allah alemlerin rabbidir. O er-Rab ism-i şerifi iile yarattığı alemleri korumakta, onları tanımakta ve ihtiyaçlarını gözetmektedir.

Bütün ilahi isim ve sıfatları kapsayan Allah lafzı (ism-i cami) ulûhiyetin alemler üstü aşkın tarafını temsil ederken; Rab ismi Allah’ın yaratılış alemine yönelik fiili tecelli ve tasarrufuna işaret etmektedir. İlahî isimlerin öncülerinden olan Er-Rab ismi Allah (c.c.)’ın devamlı surette yarattıkları ile irtibatlı olduğunu gösterir. Burada irtibat kelimesinin yine rabbe kökeninden geldiğine dikkat edilmelidir. Allah yarattığı her varlıkla ontolojik anlamda içerden ve kozmolojik anlamda dışardan bağlantı kurmakta ve onlarla ilgilenmektedir. Mahlukatın her biri farklı bir ihtiyaç içindedir. Rabbü’l-alemin, yani alemlerin terbiye edicisi olan Allah yarattığı varlıkların farklı tabiatlarını ve bunun neticesi olan muhtelif ihtiyaçlarını dikkate alarak onlara ilgi göstermektedir. Taş, toprak ve maden ile tohum ve bitkinin ihtiyacı birbirinden farklıdır. Hayvanların her biri türünün devamı için farklı bir gıda türüne, farklı bir iklime ihtiyaç duyar. İlahi emaneti taşıyan insan türünün her bir ferdi ise eşsiz özellikleriyle yer yüzünde son derece kıymetli bir konumdadır. Yalnız insan türünün değil ancak hayat sahibi her insanın kendine özel bir karakteri ve yaratılışının gerektirdiği yahut talep ettiği ihtiyaçları mevcuttur. Allah er-Rab ismi ile aleme yönelmiş olan Allah (c.c) kendi tabiatının gerektirdiği şekilde ihtiyaç arz eden, ilgi isteyen ve gelişmeyi bekleyen bütün canlılarla tür ve ferd seviyesinde özel olarak ilgilenmektedir.

Yüce Allah kulları ile onların ayırdına varamayacağı ölçüde yakın bir irtibat içindedir. Yiyip içtikleri gıdalar, teneffüs ettikleri hava, sabahları üzerlerine doğan güneş, hayatın ta kendisi olan su, basıp geçtikleri toprak. Esasen insan her an alemlerin rabbi olan Allah’ın kendisi için düzenleyip tahsis ettiği bir akış içinde, onun kendisine verdiği maddi ve manevi rızıklar içindedir. Rubûbiyet, kulunun ihtiyaçlarını temin ederken öyle incelikli tasarruflarda bulunur ki, her türlü ihtiyacına bir suretle cevap bulan kul, bunları kimin tertip ettiğini görmeden, düşünmeden, bu hizmete teşekkür etmeden yaşayıp gitme lüksüne de sahiptir.

Ancak Allah’ın er-Rab ismi ile aşikar göründüğü mücellalar vardır ki onları görmemek haklarını teslim etmemek insaf sahipleri için mümkün değildir. Şimdi bu kadar uzun bir girizgahtan sonra asıl konumuza gelmiş oluyoruz ki o da insanlık tarihi boyunca, insanı terbiye etmiş, onun olgunlaşmasına hizmet etmiş başta Peygamberler olmak üzere bütün gerçek mürebbi ve mürebbiyelerdir.

“Alleme’l-Ademe esmae küllehâ.”[1] Bütün isimleri Adem babamıza öğreten evvel emirde bizzat yüce Allah (c.c)’tır. Adem (a.s) Allah’ın isimlerini onlarla yer yüzünde halife sıfatına ve ilahi emanete layık olarak nasıl iş yapılacağını bu suretle doğrudan kaynağından öğrenmiştir. Sonrasında rububiyet ismine mazhar olarak insanlığın terbiyesi, eğitim ve öğretimi öncelikli olarak Peygamber ve nebilerin üzerindeydi. Hikmet okullarını büyük bilgeleri de bu terbiyeciler sınıfına katıldılar. İnsanın öğrenmesi gereken ve olgunlaştırması gereken belli başlı alanlar vardı ki kulluk bilinci bunların en başında gelmekteydi. Dünya bir misafirhane, insan yer yüzünde bir yolcu, hayatın çeşitli merhaleleri bu yol üzerinde kısa süre dinlecilecek birer menzilden ibaretti. İnsan dar-ı dünyayı ebedi meşken sanıp oraya külliyen yerleşmeye çalışmamalı, gelip geçici olduğu bilmeli, dünya ve içindekilere de burada kalacağı müddete münasip bir ölçüde kıymet vermeliydi. Aslolan nerden gelip nereye döneceğini bilmek, yer yüzünde gezinsede aslınını yücelikler aleminde olduğu bilerek yaşamaktı.

Adem’den son peygamber Hz. Peygamber (a.s)’a kadar işte bütün Peygamberler, nebiler, hakimler, bilgeler, şeyler, aşıklar, ozanlar, bacılar, nineler, saçı ağarmış ve tüyü bitmemiş masumlar hep bu bilinen gerçeği tekrar ettiler. İnsan o ezeli çağrıya kulak verdiği, bu büyük öğretmenleri dinleyip yollarında gittiği sürece Hakk’ın terbiyesini gönüllü olarak kabul etmiş oldu. Bu suretle dünya hayatını uyanık, zinde ve mesut geçirdi. Uymayanlar Allah’ın rab isminden ve terbiyesinden zahirde kaçtılar. Halbuki içtikleri su, yedikleri taam, yol üstünde ayaklarının takıldığı bir taş, denizden yansıyan bir yakamoz, en ince ayrıntısına kadar kendi tekamül ve ihtiyaçları için tertip edilmiş alemin her bir unsuru Allah’ın rab isminin bir tecellisiydi. Kimileri Rabbü’l-âleminin terbiyesini, korumasını hissetmeden bu alemden geçip gittiler, gidiyorlar.

Allah’ın rab ismiyle iradi olarak buluşanlar, her an Allah ile irtibatlı olmanın zevkini sürdüler ve sürüyorlar. Nasıl mı? İlk öğretmen ve koruyucuları olan anne babalarından, sınıf öğretmenlerine, ilk okul muallimlerinden üniversite hocalarına kadar her terbiye edicinin vücudunda Allah’ın kendilerine olan teveccühünü gördükleri için bu dünyada daha güvenle adım atıyorlar. Hayatta ilerleme ve gelişmelerini sağlayan her nesneye Allah’ın rab isminin bir tecellisi olarak bakıyor ve bu suretle her zerrede rububiyet ile sarılmış olduklarını görüyorlar. Allah yarattığını bırakmaz, ihtiyacına uygun bir şekilde onu alır, geliştirir, yolunu gösterir, tekamül ettirir. Bunu bilenler hali hazırda hayatta iken kendi hakikatiyle buluşmak nasibine eriyorlar.

Haliyle zevkli bir hayat sürdüler, sürecekler.

Haklarıdır. Vesselam.

*

Bu vesile ile başta annem, babam, abilerim olmak üzere, üzerimde emeği olan bütün öğretmenlerimin, hocalarımın, mürebbilerimin ve tabi ki manevi hocamın ellerinden öperim. İki dünyada el ele olmak nasibini dilerim.


[1]“O ki Ademe bütün isimleri öğretti”


159 views0 comments

Recent Posts

See All