Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com

  • Arzu Eylül Yalçınkaya

Bursa’da bir öğle vaktinin güzelliği

Öğlen vakti hotelden çıkıp bir çorba içtim. Oh yapanların eline sağlık canım kanım yerime geldi. Ordan vurdum Kozahan’a. Geçen gün burayı bir yatsı vakti sevgili öğrencim Kübra bana tanıtmıştı. Burası senin okuma yazma köşen olsun, hocam dedi.  Şöyle gündüz gözüyle bir  daha gezdim. Geçen sefer göremediğim iç avluya geçtim. Burası haza cennet.

Kozahan Osmanlı zamanının bir ticaret merkeziymiş. Şimdi de kısmen öyle. Ortada geniş bir avlu, avlunun tam ortasında ulu bir çınar. Gölgesine rast gele sıralanmış masalarda Bursalılar yer yer üzerlerine vuran bahar güneşinin keyfini sürerken bir yandan çaylarını yudumluyor. Konuşmalardan mütevellit tatlı bir uğultu var ama öne çıkan bir ses yok, halk daha çok çınar ağacına konuçlanmış güvercinlerin ve serçelerin öğlen muhabbetlerini dinlemeye gelmiş gibi.

Taze çıtır simit öğlen ve ikindi çayının olmazsa olması. Yalnız simitçi İstanbul’dan bir derece farklı. uzun ve yüksekçe bir camekanın arkasında iki simitçi var ve önemli bir işletmenin sahibi olmanın idrakiyle son derece sistemli hareketlerde bulunuyorlar. Simit satmak hizmetlerinin bir parçası gibi. Daha önemli olan halkın bu hizmete erişmesi. Aç olanı gözünden anlamak, uygun ürünü teklif etmek, uygun ikram koşullarını sağlamak, alternatifleri sunmak. Sadece bir açlığın giderilmesi de değil mesele. Karşılıklı rıza esası var. etraftaki kedilerin teklifsizliğinden de anlaşılıyor ki, simitçi kardeşlerimiz mahlukata karşı genel bir ilgi ve rahmet kanadı açmışlar. Beni de bir süzdüler. Az önceki çorbanın kokusunu alıp simit teklif etmediler. İyi günler dilediler. Çok zarif pek ince.

Bu çay içilen avlunun etrafında sıralanmış esnaf dükkanlarında türlü şeyler satılıyor. O tarafı pek incelemeden asma katı şöyle bir gezdim. Asma kat bütün bir Türk ve Osmanlı kültürünün yerli ürünlerine tahsis edilmiş. Her taraf ipek şallar, eşarplar, kumaşlarla döşenmiş. Tezhip sanatının bez üzerindeki en latif motiflerini bulabileceğiniz görsel bir şölen. Ruha da bir emniyet veriyor. O şalın o ipek mendilin yumuşaklığında ecdadın latif ruhu da adeta teni sarıyor, sarmalıyor. Esnafın şaşkın bakışlarında kendimi gördüm. Ne yapayım canlar. Evet şaşkınım. Öğlen vakti, bir kat merdiven çıkmakla analarımın atalarımın diyarına yükseleceğimi ben nerden bileyim. Şaşkınım.

Döndüm ön avluda bir masaya oturdum, bir de çay söyledim. Kitabımı elime aldım, tam bir sayfa okudum ki o sırada iki tane bıdık -biri diğerinin abisi olduğu belli-, yanıma gelip sessizce ellerindeki torbayı açtılar ve başlarını önlerine eğdiler. Çok zarif bir halleri vardı. Çantamdan bozuk para çıkarırken, masamın üstünde duran çikolatayı gözüm takıldı. Torbaya bozuk parayı bırakırken büyük olan, çikolataya bakarak, ağlamaklı bir sesle sadece samimi bir, “abla?..”, dedi. Bakıştık. O zaman çikolata hakkındaki kararımı beklediğini anlayarak iki  gündür yanımda gezdirdiğim paketi açtım.  Bu defa da benim gözüm kalmıştı. sordum:   “Ben de biraz alabilir miyim ucundan?” Bizimki mahcup, başını munis bir eda ile yana eğdi, tabi abla, dedi, al al sen de biraz al.

Allah’ım bu nasıl bir kültür. İçim titriyor. Beş yaşındaki dilencisinde bile teshir edici bir hal var.

*

Sonra öbür işletmeye geçtim. Orda da bir dövme ayran efsanesi varmış. Köpüklü köpüklü şöyle bir tane içeyim dedim. (sözde yazıcam çizicem işim gücüm eğlence) Biraz köşeye geçtiğim için beni görmediler. Hareketlerimi takip edememiş de olabilirler. Neticede onlar gelmeyince ben ayrancının yanına gittim. Ayrancı arkadaşın da gündüz günü artık ayran dövmekten mi hoşaf içmekten mi bilinmez böyle mahmur, içi geçmiş bir hali vardı. Ben daha doğru düzgün bir cümle bile kuramamıştım ki, hesap için geldiğimi sanarak köpüklerin arkasından bana kasayı gösterdi.  Ama o da ne?   Yanlışını anlamıştı. Ben ayran istiyordum o beni öteliyordu. O dakikada elini yüzüne kapayarak temennaya başladı ve “af buyurun, af buyurun, af buyurun…” diye sayıklamaya başladı. Herşey çok hızlı olmuştu. Kendi fiilinden kendi incinen bu  genç adam o derece bir mahcup olmuştu ki ayranla ilgili sorularıma doğru düzgün cevap bile veremedi.

Şimdi bunu siz mi dövüyorsunuz? Yoksa başka yerden bir geliyor.

O kadar köpüğü ben nasıl içeceğim. Bu aslen bu kadar yağlı mıdır?

Cevap yok.

Benimle birlikte masama kadar yürüyüp köpüklü ayran bardağını  bıraktıktan sonra, tekrar ve bu defa izah yolunu tutarak temennaya başladı:

“efendim özür dilerim” dedi ben sizi hesap için geldiniz sanarak öyle dedim. Ayrıca ne zamandır burada oturuyormuşssunuz görememişiz ,onun için de tekrar özür dileriz, dedi. Ve geri geri çekilerek yine işinin başına döndü. Hiç bir şey demeseydi de  zaten haliyle “haya imandandır” hadisinin yeniden vüruduna sebep olarak bir mahcubiyetin en güzel örneğini vermişti.”

Dedim, çok zarif. Pek ince.

Yarım saat sonra bir buluşmam var ve burdan kalkmak zorundayım. Öyle olmasa bir işletme daha değiştirip şu közde kahvenin inceliklerine de bir bakmak isterdim. Artık o da başka güne kalsın. Doktora dersleri beni bekler.

Güzel Bursa. Zarif Bursa.

Bursa güzel.

Güzeliz be.

Az once telefonuma baktım.. hava durumu için. Semtin adına “Şehreküstü” diyor. O nasıl oldu anlamadım. Niye küselim biz bu şehre yahu? derken hop isim değişti: Nalbantoğlu oldu.

Şimdi oldu.

Şehir güzel.

Şehriyar güzel.

Güzeliz

vesselam.

0 views