• Arzu Eylül Yalçınkaya

‘Bir damla gözyaşının’ hesabı

B. 

Bir süre önce, Mesnevi hikayelerinin yeniden uyarlanmasına ve benzer formatta yeni hikayelerin üretilmesine yönelik bir proje  kapsamında, yaklaşık kırk hikayeden oluşan bir eser kaleme almıştım. Araya bazı maniler girdi, basılması gecikti. Gönlüm bu çalışmanın bir köşede unutulup gitmesine razı değil. Vakit buldukça düzenlemelerini tamamlayarak burada paylaşmak istiyorum. Hikayelerin bazıları Mesnevi uyarlamalarıdır. Onları hemen tanıyacağınızı tahmin ediyorum. Bazıları da mürşidimin bana aktardığı tecrübelerden devşirilmiştir. Anlatıcı: Mesnevi-i Manevi’nin dilinden mülhem, yine “ney”dir.  Mesnevi’nin uslubu örnek alınarak, hikaye sonlarına kısa serhler yerleştirilmiştir. Dili aynı  edebi geleneğin bir devamı olarak büyük ölçüde didaktiktir. Ben yazarken çok zevk aldım, çalışmanın kendisi çok faydalı ve besleyici oldu. Okuyucu için de bir zevk ve istifade vesilesi olmasını ümid ederim. 

* * * 

Kimse Görmeden Dünyalık Bir Mesele için Gözyaşı Dökeceğini Sanan Kadın 

Genç kadın, bir pazar günü yapılan iş toplantısına katılmış olmaktan çok muzdaripti. Hafta içinde bir çok gün varken, niçin pazar günü tercih edilmişti? Pazar günü dinlenmek çalışan bir  insanın en doğal hakkın değil miydi? Toplantı boyunca önündeki kağıda kimse görmeden anlamlı anlamsız bir sürü şekil çizmişti. Bu karalamalar doğrusu bir psikologa gitse, iyi bir terapi konusu olabilirdi.  İçinden, çıkmadan önce şunları geri dönüşüm kutusuna atmayı unutmasam bari, diyordu. Evde bekleyen işler, eşinin iltifat bekleyen meşrebi, yetiştirilmesi gereken projeler, bekleyen bulaşıklar aklının bir köşesinde dururken, o bütün bir pazar gününü çok da gerekli olmayan bir toplantıyla geçirmişti. Bir kaç kere izinli izinsiz dışarı çıkıp hava almıştı ama yine de üzerinden bu gerginliği atamamıştı. Ortalıkta dolaşan ikramları üçer beşer götürmüş olması da yine aynı ruh halinin bir neticesiydi.

İşin gerçeği şuydu ki yıllardır şu veya bu sebeple, çok kıymetli olan haftasonları elinden alınıyor, yapmak istediği işlere vakit bulamıyordu. İşte yarın pazartesi, yeni bir hafta, program belli. Haftanın ilk günü bittiyse, o hafta bitmiş demektir. Hafta içi yorgun argın eve geldiğinden adam gibi bir iş çıkarmak mümkün olmaz. Haftasonu yine bir aktivite, katılmak zorunda olduğu başka bir program, başka bir davet. Işi bırakmak, kendini sanata, ilime adamak istiyor. Ama o zaman evin masraflarını nasıl çıkaracaklar? Daha fazla dayanamadı, sonuçlarını göze alarak, toplantı salonunun arka kapısından sıvıştı ve kendini ilk bulduğu taksiye attı. Bir türlü hayatını düzene koyamıyordu, sağa gitmek isterken sola gitmek durumunda olduğu traji-komik bir durum içindeydi. Uzun zamandır kendini dik tutmaya çalışıyordu ama nafile. Anlamsız olduğuna hükmettiği bu toplantı, bütün enerjisini alıp götürmüştü.

Aslında hayatındaki meseleleri büyütmemek, olanı hayra yormak adetindeydi ama artık bu nokta hayatındaki bir meseleyle ilgili olmaktan çıkmıştı. Hayat düzeninden memnun değildi. Bu işi yapmak istemiyor, o işi yapmak istiyordu. Elinden geleni yapıyor, istediği yönde bir değişim için gerekli çalışmayı bir türlü tamamlıyamıyordu. Içi sıkkındı. Evlilik desen.. onu hiç açmayalım. Ağladı ağlayacak, ama dünyalık mevzular için ağlamak yasak. Mürşidi daha ne zaman, ona bu tür bir göz yaşını haram kılmıştı.  Dünya mevzuları için ne üzülmek, ne ağlamak yok. Ama “Allah aşkından için yanarak ağlayabilirsin.”

Ama dayanamıyor, bir damla göz yaşı geliyor. Sonunda “Aman” dedi içinden “bir damla göz yaşı işte bırak gitsin, burada seni görecek kimse yok, Allah da büyüktür, affetsin.” diyerek gözündeki yaşı salıverdi.

İki yanağından aşağı süzülen birer damla yaş.. oh biraz rahatladı sanki, evet, kimse de görmedi. Derken başını kaldırmasıyla, gözleri taksicinin aynadan kendisine sabitlenmiş bakışlarıyla buluştu. O buluşma anında, taksici duruma olan ilgisini farkettirmek istercesine hafifçe frene başmıştı:

“Ne oldu abla” dedi, samimiydi. Hayrola bir derdin mi var?

Eyvah, bu da nerden çıktı dedi, genç  kadın içinden. Hani şurda biraz içini dökecek, hani kimse görmeyecekti. Mürşidinin nazarı gibi üzerine dikilmiş bu bakıştan nasıl kaçacağını bilemedi, kaçamazdı da. Konuyu kapamak için:

“Yok bir şey canım, olur arada öyle şeyler” gibisinden yuvarlak sözler ettiyse de taksiciyi kandıramadı. Bizim taksici, belli ki boş zamanlarında taksicilik yapan bir imamdı. Dedi ki:

“Abla bir derdin mi var? Ne derdin var? Biz dert mi gördük, abla?” diye başlayan ve taki ininceye kadar sürecek bir vaaza başladı: 

“Abla biz dert mi gördük? Ne oldu sana? Biz ki Hz. Muhammed(a.s)’in ümmetiyiz, onun çektiklerinden hangisini gördük. Abla seni yalnız mı koydular?  Kuru ekmek suyla, sade hurmayla günleri mi geçirdin? Abla, O Muhammed Mustafa gibi hasır üstünde uyuyup, sırtını mı incittin.

Seni şehrinden mi attılar, seni taşlayıp yuhladılarda mı ağlıyorsun? Ne oldu söylesene ablam.

Genç kadın o anda “Allah sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir, Allah herşeye şahittir” ayetini hatırladı. Başını önünde eğdi ve Rabbi’nden geldiğini hissettiği bu uyarıyı ve dersi mahcubiyet içinde dinlemeye başladı. Nihayet bir yerde biteceğini ümit ediyordu. Ama taksici konuya yeni başlamıştı.

“Ol güzel Allah ne buyuruyor Kur’an-ı Kerim’inde, “Allah sabredenlerle beraberdir”. Hz. Peygamber(a.s) ne buyuruyor: “Sabır imanın yarısıdır.”

“Sabredeceğiz ablam, bu dünya imtihan dünyası. Müminler, mallarıyla, canlarıyla evlatlarıyla yılda iki kez imtihan olmazlarsa, kulluklarını nasıl ispat edecekler. Biz buraya elest bezminde verdiğimiz bela sözünün ispatı için geldik. Belaya eyvallah demeden, Hakk’tan geleni kabul etmeden bunu nasıl kanıtlarız. Hem bela nedir ki ablam, biz bela mı gördük.

“Hz. Peygamber(a.s)’ın ümmetiyiz biz, onun yaşadıklarından hangisini gördük? Öksüz yetim mi doğduk, küçücükten işe mi koyulduk. Evlalarımızı mı vurdular tek tek, savaş meydanlarında karnında bebebiğiyle koşturan kızımızı toprağa mı verdik. Biz bu dünya da bir eli balda bir eli yağda olanlarız, Hz. Muhammed gibi çile mi gördük.

Bütün peygamberler çile yüklenmiştir de, Muhammed’in gördüğünü hiçbiri görmedi. Ama yine de onun evi, dünyanın en mutlu en bahtiyar eviydi, ehl-i beytin yüzünden tebessüm, dilinden şükür düşmezdi.”

O sırada, yol tamamlanmış, taksi genç kadının evinin önüne gelmişti. Genç kadın, apar topar parayı verip inerken, şöför karşıdaki hastanenin kapısından iki tarafından destek olunarak çıkan ve başından ayak parmaklarına kadar alçı ile sarılmış bir hastayı işaret ederek:

“Biz dert mi gördük şu dünyada abla, dedi,

bak şu hasta adama?”

Bu son sözü işittiği vakit kadın ardık taksiden inmiş bulunuyordu. Elindeki çantası yere düştü düşecekti. Aslında kendisini taşımakta da güçlük çekiyordu. Görünmez bir el aracılığla iyi bir pataklanmış gibi hissediyordu. İşin görünen kısmı ise, ortadaydı. Allah hızır kulunu bir anda karşısına çıkarmış, bir damla göz yaşına bile tahammülü olmadığını en kendine has bir yöntemle kuluna anlatmıştı.

Karşı kaldırımda ilerlemeye çalışan alçılı adama bakarak, dua etti:

“Affet Allah’ım bizleri nolur

Nankörlüğümüzü, şükürsüzlüğü affet

Nimetlerin kadrini bilmek nasip et

Bela görmedik sen yine de gösterme Allah’ım

Bizi celalinle değil

Cemalinle terbiye et.

Bize iman, sağlık ve afiyet ihsan et.”

Dinle Neyden Hikâyenin Özünü

Sevgili arkadaşlar, Peygamberlerin hayatına hayatına bakınca, yüce Allah’ın onlara nasıl da farklı muamele ettiğini görmemek mümkün değil. Hazreti Eyüp Peygamber, malını mülkünü kaybetmiş, evlatlarını ve sağlığını yitirmiş ama hiç itiraz etmemiş; sabrı ve teslim oluşu sebebiyle, zamanı gelince kaybettikleri kendisine tekrar ihsân olunmuştur. Hazreti Musa, kavmi tarafından çok cefâya uğramış bir peygamberdir. Hazreti İsa, Rabbinin özlemi içinde vücûdu erimiş ve yok olmuş bir güzeldir, kendisine Hakk’a iletecek çarmıhı yüklenmesi havarilerinden biri vesilesiyle olmuştur. O güzel Allah’ın habibim dediği, sevgilim dediği Peygamber Hazreti Muhammed ise bütün peygamberler içerisinde en çok zorluk yaşayan Peygamberdir. İki gün üst üste buğday ekmeği yememiş, bir kere sırtını dayayarak rahat rahat oturmamış, ömrünü Müslümanların dertlerine derman olmaya adamış bir büyük sultandır.  Malını, mülkünü, eşini, çocuklarını her şeyini Allah yolunda feda etmiş, fakat bir gün bile Allah’ına itiraz etmemiştir. O hep Rabbi’nden memnun ve razıdır.  Âlemlerin sahibi Allah onu ne kadar seviyor ki, onu verdiği her bir nimeti geri almak suretiyle imtihan etmiş, Peygamberimiz de Allah’ını canı gibi seviyor ki, onun her işini aynı memnuniyetle kabul etmiştir.

Halbuki biz nefsimize dokunan en küçük bir hadisede hemen feryadı basıyor, ya da istediğimiz bir şey olmayınca kızıyor, ortalığı ayağa kaldırıyoruz. Oysa Allah sevgisi kalplerinden galip gelen Peygamberler, sevdikleri şeyler  ellerinden alındığında üzülmek şöyle dursun, “Rabbimiz bize farklı muamele ediyor” diyerek hallerine şükretmişlerdir.

Hazreti Ali ise “Ben Rabbimi, isteklerimin olmaması ile bildim” diyor arkadaşlar. Yani, bu,  “istediklerim olmayınca gördüm ki, Allah’ım benim için başka bir şey hazırlamış ve takdir etmiş; benim isteğim olmadı ama, varsın olmasın, çünkü bu sayede Allah’ın ne istediğini öğrenmek şerefine nâil oldum” diye düşünerek mutlu olmaktır.

Hikâyedeki kadın hayatının gidişhâtından memnun değil. Bunu en kuvvetli hissettiği bir günün sonunda, dayanamayak iki damla nefsi için gözyaşı döküyor. Manevi hocası ona bu tür bir göz yaşı dökmeyi çoktan yasaklamış olmasına rağmen. Lâkin latif ve habir olan, kullarının yaptıklarından haberdar olan Allah bu hâli görerek, ona bir kulu vesilesiyle hatasını gösteriyor ve telafisi için yol gösteriyor. Çünkü O, sevdiğin kullarının en ufak bir hatasına bile tahammül edemez, onları temiz, tertemiz kılmak ister. Günlük hayatımızda bu türden hadiseleri hemen hepimiz yaşamışızdır. Rabbü’l-Alemin olan Allah kulunu terbiye etmek için dilerse bir taşı bile dile getirip ders verebilir. Kimi zaman bir insanın dilinden, kimi zaman duvarda okuduğumuz bir levhadan, bir şarkıdan, alcağımız dersi alır yolumuza devam ederiz.

O her an bizimle irtibatlıdır, “yüzünüzü nereye dönerseniz Hakk’ın vechi ordadır.” ayetini hatırımızda tutarak her vesileyle bu yakınlığı hissetmeye çalışalım. Yüce Allah, şikayetimizi şükre, hatalarımızı meziyete çevirsin, diye niyaza duralım.

#Hikaye #ney #Tasavvuf

20 views1 comment

Recent Posts

See All

“Huzur Bulma” Telaşı

Herhangi bir kimsenin a’yan-ı sabitesi neyi gerektiriyorsa o kimse kendi ayn-ı sâbitesinin mecbûrudur. Onun kader sırrı bu şekilde olmasını zorunlu kılmıştır. O halde kişi kendi istidadına bağlı olduğ

Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com