• Arzu Eylül Yalçınkaya

Bayram Tatilinde İstanbul’a gittim.

                                                       Ramazan Bayramımız cümlemize mübarek olsun, kutlu olsun. Yoksa..Ramazan bayramı tatilimiz mi demeliydim. dokuz günlük tatil kolayına ele geçmez bir daha. Cümlemize hayırlı olsun, olmuştur da inşallah. 

Ben bu Ramazan Bayramını ve Bayram tatilini İstanbul’da geçirdim. Çok da memnun kaldım. Fakat böyle söylemek yerine “bu bayram İstanbul’a gittim” demeyi tercih etmemin bazı sebebleri var. Efendim herşey nasıl gelişti, neler oldu, neler bitti müsadenizle hiç bir ayrıntısını atlamadan anlatayım.  Zira bu tatlı tecrübeyi biriyleriyle paylaşma ihtiyacındayım.

Bayramın ilk günü sabah namazından sonra hazırlandım, süslendim, bayram namazı sonrasında evden çıktım.  Önce dalyandaki Saray Muhallebicisi’nde güzel bir kahvaltı yaptım. Sonra da Caddebostan Kafe Nero’ya geçtim. Aynı zamanda 30 Ağustos kutlamaları için Caddede ve Cemiltopuzluda trafiğe kapatma uygulamasına geçiş vardı. Neredeyse Caddebostan’a yürüyerek gitmeye hazırlanıyordum ki son anda bir taksi bulup zor bela mekanıma ulaştım. Kafe’nin balkonundan görünen manzarada şunları görmek mümkündü: Ağaçlar, binalar, deniz, bir araba, yürüyüş yapan-muhtemelen namazdan dönen- bir kaç kişi, bir kedi ve üç-beş kadar kuş. anlaşılan o ki hareket imkanı olan her canlı dokuz günlük tatili görünce derhal İstanbul’u terk etmişti. Sokaklar, caddeler, sahil, kafe her yer bomboştu. bayramın ilk günü ve vakit erken olduğu için böyle olduğu sanılabilir fakat vakit ilerledikçe durumun görünenden başka türlü olmadığı ortaya çıktı. ben ve istanbul’da kalan birkaç arkadaş boş sokakların, ideal yaşama seviyesindeki nüfusun, trafiğin ve hatta enteran bir şekilde hava sıcaklığının tadını çıkararak yaşayıp gidiyorduk. bu haliyle İstanbul bana yalnız Türk filimlerinde gördüğüm 60’lı yılların tadını veriyordu. 

İstanbul’daydım, yalnızdım. arkadaşlarımın bir çoğu Kutsal Mekanları ziyarete gitmiş, gidemeyenler memleketlerine ya da tatil beldelerine gitmişlerdi. Medeni durumum müsade etmediği için Kutsal Mekanlara gidememiştim, yine benzer bir sebeple ailemi ziyarete de gidemiyordum. Çok iştiyak duyduğum halde isyanla çalkalanan Dımaşka da gidemezdim. sonra düşündüm, marmara adasına, ya da bodrum’a gitsem, burgaz ada ya da gökçeada da olabilirdi. hiçbiri beni çağırmadı. onun yerine Bİr arkadaşım rivadaki yazlıklarına çağırdı. tabiat ve havuz sefası. hem de istanbul içi.. hemen atlayıp öğleden sonrayı havuzda geçirdim. gecesi de başka güzeldi. 

Atlayıp ilk uçakla Dımaşk’a gitme arzumu dizginleyerek bayramın ikinci günü öğlene doğru bir arkadaşımla buluşmak üzere bebek’e geçtim. o gün akşama kadar neredeyse beşiktaş-tarabya hattı üzerindeki hemen her güzel mekanda konaklayarak harikulade bir gün geçirdim. son vapurla beşiktaştan kadıköye geçtim. kadıköy bir alemdi. fazla kalabalık olmamakla beraber mevcut nufus sanki elinden geldiğince arkadaşlarının yokluğunu hissettirmemeye çalışıyor, bu sebeble anlamlı anlamsız gürültü çıkarmaya çalışıyor gibiydi. yine de Çiya’nın meşhur incir tatlısı ile bir çayını içmeden günü sonlandıramazdım. İstanbul’da olmanın güzel tarafı burada işte. Ne kadar gezsen, içinde yaşasan, bilsen, keşfetsen seni şaşırtacak bir tarafı daima oluyor. hassaten boğazın rumeli tarafı. Yahya Kemal’in dediği gibi, “sade bir semtini sevmek bile bir ömre bedel”. sevmek kelimesinin burada ne kadar anlamlı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum, çünkü bilmek ya da tanımak kelimeleri sade bir semt için bile tam olarak mümkün değil. İstanbul çok zengin bir coğrafya ve şaşılacak şekilde her gün kendini yenileyen bir organizma. onu layıkıyla tanımak, bilmek kabil değil.

üçüncü günü bostancı-selamiçeşme hattı üzerinde cevelan ederek geçirdim. kültür sanat faaliyetleri. kitap, kahve, kafe.. üçlüsü beni dinlendirdi. bağdat caddesindeki insan sayısı normal bir güne oranla çok daha azdı, sanırım bu da dinlenmeme yardımcı oldu. Caddeye paralel sokaklarda yürüdüm. Sarı sokak lambalarının üzerilerine eğildiği

yüzyıllık çınarlarla çevrilmiş kuytularda

ezeli sevgiliyle buluşmayı çağrıştıran 

mahrem davetlerin uğultusunu dinledim.

Bu bayram tatilinde nereye gittiniz diye soranlara İstanbul’a gittim, diye cevap veriyorum. Doğrusu bu şehri ilk defa görmüş gibi bakir bir haz içerisinde üçgün geçirdim. Beklemediğim  bir şekilde, İstanbul’a ve kendime dair yeni şeyler keşfettim. Meğer bu şehir benim meşrebime ne kadar uygunmuş, orada benim her an değişiveren ruh halime uygun bir semt zenginliği varmış. Daha doğrusu bbiraz “darleni tanıyanların ifadesiyle biraz “darlanan” bir mizacım vardır, durduğum yerde duramam, gittiğim yerde kalamam. otursam kalkmak isterim, yürüsem koşmak gelir içimden. Böyle bir meşrebe İstanbul’dan daha  uygun bir şehir düşünemiyorum. Her semtin hatta her mahallenin kendine has bir ruhu var, oradan sıkılırsan bu tarafa; adalar sana uymazsa moda’ya geçebilirsin. ben de öyle yaptım. bunun bir züğürt tesellisi olduğu düşünülmesin, şehir içinde harcadığım parayı bir küçük sahil kasabasında asla harcayamazdım. paraya para demedim, İstanbul’un altını üstüne getirdim. daha da gezilecek görülecek ne tatlı mekanlar var, kimbilir ne güzellikler vardır, bunu da teslim etmeliyim. 

Büyülü ve büyüleyici bir şehirde yaşıyoruz, İstanbullular. Onu biraz tanımaya çalışalım. Ona her zaman yaklaştığımızdan biraz daha farklı bir beklentiyle yaklaşalım. Samimi bir niyetle yaklaşan göze ve gönle İstanbul’un söyleyecek ne sırları ve

göstereceği ne bakir, ne mahrem köşeleri var. 

#İstanbul

0 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com