• Arzu Eylül Yalçınkaya

Bayram’ın devam eden bereketi

Watertown kasabasına Kurban bayramı nasıl geldi? O sabah, çatı katında yaşayan hanım kızımız seher vakti gibi uyandı. Penceresinden içeri dolan son yıldızların aydınlığında bir süre cam kenarında oturdu ve yeni güne hazırlanan tabiatı dinledi. Pencereyi açtı içeri dolan sabah serinliği ile tazelendi. Ayaklarına dolanan kediyi kucağına alarak, her mahlukun kendi lisanıyla dile getirdiği sabah zikrine o da bildiği dualarla eşlik etti. Watertown’da bayramı bayram yapacak olan neydi? Birazdan okunacak olan sabah ezanı mı, bayram namazından dönen cemaatin etrafa saçtığı bayram neşesi mi, komşu cocuklarının talepkar elleri, büyükleri ziyaret ya da kurbanlıktan nasibimize düşen taam mı? Hiç biri.. hiç biri yoktu. Bayramın haricte bir tezahürünü yakalamak mümkün değilse, o halde onu kendi içinde yaşamalıydı. Bu bayram dedi, ben de uyandırdığı bir idrak yahut gönlümde duyduğum bir genişlik sebebiyle bayram olsun. Uzalarda bir yerlerde Allah için kurban edilenlerden, konu komşuya da bir pay düştüğü gibi, şu gurbet ilde yaşanan bayram idrakinin bereketi de -müminler bir vücudun gibidir hadisi mucibince- tüm müminlerin gönlüne bir pay düşsün. O niyet ve iştiyak ile kendine dönünce, orada kendisini bir bayram hediyesi gibi bekleyen bir “hikmet” buldu. Diyordu ki, Watertown kasabasında, mümin kardeşlerinden uzak geçen bu bayramda, senin zevkin ve neşende, bulunduğun hale razı olmak ve “şükretmek” olsun. *** Bayram boyunca günlerimi bu hediyenin baş döndürücü halaveti içinde geçirdim. Şükre devam etmeye çalıştım. Ama bir yandan da tefekküre devam ederek.. Şükretmek gönlüme daha önce düşmemiş miydi? Hiç şükretmez miydim? Bu kıymetli amel neden şimdi hatırıma düşmüştü? Kadir kıymet az bilenlerden miydim? Esasında şükür, gönlünde en küçük bir iman kırıntısı olan hemen her müminin vakit vakit dilinden ve halinden taşan en tabi bir hal, değil miydi? Hal böyleyken “bayram şükrü” nü her günkü amelden ayıran şey ne idi? Kurban bayramını, bir şükür bayramına devşiren şey neydi? *** Cevap çok gecikmedi. Soruları hazır bulduğum gibi, cevapları da hemen oracıkta buluverdim. Şükür, nimet için, nimet bildiklerimiz için yaptığımız bir kalp ameliydi. Dolan bir kabın taşması cinsinden tabi bir hadiseydi. Güzel bir haber işiten kimsenin yüzünde aniden beliren bir tebessüm; yahut karnı doyan bir garibin üzerine çöken tatlı rehavet gibi, şükür de idrakli ya da idraksiz olarak tecrübe ettiğimiz, bizden taşan bir mutluluk haliydi. Hediye mukabilinde edilen teşekkür gibi. Oysa şimdi davet edildiğim şükür daha farklıydı. Bu defa hayatımda isteyip de sahip olamadığım, murad edip de nail olamadığım, elimden çıkan yahut kaçan, mahrumu olduğum, acısını çekip uzun zaman hasret duyduğum şeyler için, şükretmeye çağırılıyordum. Öyle ya bu elde edememiş olmak, bu hasret kimbilir ne büyük nimetti. Kimbilir o muradın ele geçmemesi ya da gecikmesinde, filanca nimetin elden çıkmasında, murad ettiğime kavuşamamakta ne büyük hikmetler ve güzellikler vardı. Kimbilir o mahrumiyetin kendisi ne büyük imkan ve benim “yokluk” dediğim şey belki de varlık ve zenginliğin ta kendisiydi. Düşündüm, önce bir fasıl sahip olduklarıma, sonra bir fasıl da sahip olmadıklarıma şükrettim. Bir süre nimet bildiklerime, bir süre “mihnet ve çile” gördüklerime şükrettim. İyi ki o iş olmamıs, iyi ki filanca yerde reddedildim, iyi ki başıma şu hal geldi gibi cümleler sarfederek, -belki böyle bir fikir ile ilk defa karşılaşan dostlarımı çileden çıkarabilecek bir- samimiyet içinde uzun uzun şükrettim. Bu Kurban Bayramı, “sahip olmadığım şeylerin verdiği mutluluk” içinde geçti vesselam. “Müminler yek vücuddur” hadisi mucibicince, uzaklarda bir yerlerde kesilen Kurban’ın bereketi şuradaki garibin gönlüne dolduğu gibi, burada nail olunan bir muhabbet anının zevki de tüm ümmet-i Muhammed’e şamil olsun, istedim. Eylülcan

0 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com