• Arzu Eylül Yalçınkaya

Anlayışlı Oluşumun Sebepleri Üzerine

B.

Burada çok hoşgörülü bir insan oldum maşallah. Herkese bir gülümseme, herkesi bir alttan alma hali ki görülecek manzara gerçekten. Ancak işin acıklı tarafı bu anlayışlı halimin sebebi, insanların ne söylediklerini tam olarak anlayamam. Akademik makaleler ya da kendi alanımla ilgili literatur kitaplarını çok şükür okuyor, anlatıyorum ancak günlük dilin zorlukları var. Pratik hayatta gramer kurallarını kimsenin dikkate aldığı yok. Telaffuza gelince o zaten başbaşka bir mevzu. Amerikalıları nispeten anlıyorum, ancak, dünyanın dört bir yanından, memleketlerini kültürlerini, ailelerini bırakarak okuyup adam olmaya gelmiş insan kardeşlerim, bıraktıkları onca şeyin adını anmazken, ne hikmetse kendi dillerinin telaffuzuna yapışmş durumlar. Bir onu bırakmaya kıymamamışlar. Hintlilerin ingilizcesi malum, kelimeleri farklı telaffuz edişlerinin kendince bir mantığı var. Bu kelimeyi şöyle telaffuz ettiğine göre, demek ki şu kelime de bu anlama geliyor, gibi çıkarımlarla konuyu az çok takip edebiliyorsunuz. Anladığım kadarıyla, Güney Amerikalılar İngilizcenin zaten normalde İspanyol aksanına göre konuşulduğunu sanıyorlar, o yüzden onlara meseleyi hiç açmıyoruz. Bu konudaki kanatleri kesin. Uzak doğudan gelenlere, konuştukları dilin aslında tam olarak da ingilizce olmadığını söylemeye –incinirler düşüncesiyle-  kimsenin dili varmıyor. Artık hayırlısı, burada bir orta yol bulup anlaşacağız inşallah diye ümit içindeyim. İşte o orta yolu buluncaya kadar, ben bu anlayışsızlığı, tam da bu durumun tersi olarak görülebilecek  “anlayış ve hoşgörü halini” benimsemek için bir vesile haline getirmeyi ümid ediyorum. Güleryüzlülüğüm ve tatlı tatlı susmam sebebiyle daha şimdiden bir çok kalbin kapısını araladığımı da belirtmeden geçemeyeceğim.

***

Kütuphanede çalışmaktan sıkılarak bir değişiklik aradığımda yakınlardaki bir kafeye gidiyorum. Burası dünyanın her yanından öğrencilerin olduğu en işlek, en kozmopolit kafelerden biri. Genelde çok yoğun oluyor ve yer bulmak mümkün oluyor. Yer bulan kişi de bu nimeti kaptırmamak için her türlü tedbiri alarak çalışmasını sürdürüyor. Bu gün öğleden sonra gittiğimde büyükçe bir masanın orta yerinde kendime bir köşe bulmayı başardı. Ben den biraz sonra karşıma bir öğrenci geldi, oturdu,  muhtemelen bir yüksek lisans öğrencisi, oyalanmadan, hararetle çalışmaya başladı. Biz çalışırken masadaki sirkülasyon devam etti. Birileri kalktı, onlardan boşalan sandelyeyi, birileri gelip aldı kendi masasına götürdü, diğer iki kişi muhabbetlerini en tatlı yerinde bağlayıp alel acele kalktılar. Karşımda oturan Amerikalı arkadaşımla ben, masadaki her hareketliliğin ardından, bir iki laf edip, gülümseyerek çalışmaya devam ettik. Bir ara ben kalktım, eşyalarımı kendisine bir şey söylemeden -ama bir şekilde göz kulak olacağına da güvenerek- masada bıraktım.  Ben gelince o epey uzun süre heyecanla bir şeyler anlattı, sanırım eşyaları bırakmamla ilgiliydi, onlara göz kulak olmak istemiş. Sonra gelemeyeceğimi sanmış.. Daha neler neler. Biraz anladım, biraz anlayışla karşıladım, son olarak yine gülümsedim. Sonra tekrar çalışmaya devam ettik. Aradan biraz daha zaman geçti, bu defa arkadaşımda bir hareketlilik başladı. Hemen bütün eşyalarını topladı, gitmeden önce bana bir şeyler söyledi ve gitti. Ben de, dilimize “Allah’a emanet olun, hayra karşı” gibi cümlelerle çevrilebilecek olan bütün iyi dileklerimi kendisine sundum. Ayrıldık.

Meğer ayrılmamışız.

Bir beş on dakika sonra elinde iki bardak kahve ile yerine geldi. Kabanını almadığını, yalnızca kahve almaya gittiğini o o zaman farkettim. Demek ki yerini ve kabanını bana emanet etmiş. O dakikada konuşmaya başladı, aman ben ne iyi insanmışım da, onun yerini tutmuşum da göz kulak olmuşum da, ben olmasam bunu yapamazmış, çok minnnarmış..  O vakitlerde benim de aklıma esip kalkmadığıma sonradan ne şükrettim. Ama o anda bozuntuya vermedim, yine dilimize şöyle çevirebileceğmiz bazı ingilizce şeyler söyledim:

“Aman efendim, Estağfirullah. Teveccühünüz. O sizin kendi güzelliğimiz.

Şu kadarcık şeyin lafımı olur. Burda hepimiz öğrenciyiz, garibiz. Binaenaleyh birbirimizi korumalıyız değil mi efenim. Hem hepimiz müslüman değil miyiz? Bir müslümanın derdine çare bulan, imdadına yetişenin, Allah’da kıyamet günü imdadına yetişir diyorlar. Allah manasına ermek nasip etsin.”

Kızın söylediklerini yine aynı çeviri mantığıyla- çünkü anlamıyorum hepsini- ve iyi niyetle şöyle çevirdim:

“Amin. Amin ecmain. Hay Allah razı olsun, ne güzel buyurdunuz, Ben de nicedir, harvardlarda, oksfordlarda Allah kelamı edecek birini arıyordum. Ne iyi oldu da karşılaştık. Allah bizi birbirimizden, güzel ahlaktan, manadan ayırmasın kardeşim.”

Yani tam olarak böyle olmasa da kendi dilinde, bu anlama gelecek güzel şeyler söylediğine ben kaniyim. Sanırım buralarda kimse kimsenin sorumluluğunu almak, kendi meselesi haricinde bir şeyle ilgilenmek istemiyor. Herkes birbirine karşı kibar, centilmen, vs. ama bu durum, önce can sonra canan anlayışı içerisinde. Kızcağız, bir kaç saatlik konuşmamız ve münasebetimizden benim, bu anlayışın tam tersi bir kültürden getirdiğim ayrıntıları yakalamayı başardı.

Nihayet çalışmamı bitirip toparlandım, ayrılırken yine bir fasıl iltifatlaştık. Onu da-anladığım şekliyle- şöyle tercüme edebilirim. Tam olarak bu kelimelerle olmasa da, konuşmanın mealen ve kırık bir şekilde tercümesi kanaatimce budur:

Amerikalı arkadaş:

“Azizim, gidiyor musunuz? O vakit, hakkınızı helal ediniz, bu güna size çok yük oldum. Ancak eminim, Sizi bana Allah gönderdi.  Yine de bunun altında kalmak istemem, bir gün bir acı kahvemi içerseniz, muhabbetimize kaldığımız yerden devam ederiz inşallah” deyince,

ben de kendisine şöyle cevap verdim:

“Estağfirullah, lafı mı olur, halka hizmet Hak’a hizmettir. Asıl bir kuluna hizmet edebilme zevkini ve şerefini bana bahşettiği için, binlerce kez Allah’ıma şükrederim. Ama bilirim ki şükürden acizim. “

Amerikalı arkadaş devam etti:

“Allah’a emanet olunuz, hayra karşı gidiniz, Yolunuz açık olsun. Duadan eksik etmeyiz.”.

Ben de  kendisine şu sözlerle veda ettim:

“Bilmukabele, efendim, Allah iki cihanda cümlemizin yar ve yardımcısı olsun.”

İşte böyle tam olarak anlamadığım bir dünya dolusu insanla geçinmek için bulduğum yöntem bu oldu.

Dinle, gülümse, anlamaya çalış,

Gülümse, hayra yor, anlayışlı ol.

Çok şükür şimdilik işe yarıyor.

***

Dil insanları birleştiriyor mu? Evet, mutlaka. Ama çoğunlukla bizi ayıran şeyin de dil olduğunu düşünüyorum. Aynı dili kullanıyor, birbirimizi dinliyor, hasbel kader anlıyoruz. Bu hasbel kaderi, çok iyi anlamak ile karıştırabiliyoruz. Bir kez anladığımıza hükmettikten sonra da, ilişkilerimizi peşin hükümlerin ağırlığı altında bırakıyoruz. Halbuki, aynı dili konuşan iki insan dahi aynı kelimeyi çoğunlukla farklı şekilde kullanıyor. O nedenle, iyi bir insan ilişkisinin temelinde, ortak bir arkadaşlık lügatının bulunduğunu düşünüyorum.

Memlekette ayrıntılarına vakıf olduğum bir dil ile kurduğum bir çok arkadaşlığın, kimi zaman tehlikeli zeminlere sürüklenmesinin sebebi muhtemelen bu lügatın eksik kalmasıdır. Nam-ı diğer: dil belasıdır. İnsan dilin inceliklerine vakıf olunca, inceden inceye dokundurmalar yapmayı da çok güzel beceriyor. Bir tür zeka belirtisi olan bu kelime oyunları ise çoğu kez iki tarafın da kaybettiği tatsız bir durumla neticelenebiliyor. Çok şükür burada bir süre bu tehlikeden uzağım. Anlayamadığım insan kardeşlerimi, gülümseyerek ve anlayışla karşılıyorum.

Bu beni bir süre kurtarır, o arada-bir gayret- belki hoş görüyü, anlayışı ve insan ilişkilerini kolaylaştıracak diğer güzel hasletleri, talı dil, yumuşak muamele gibi huyları gerçekten öğrenir, hal ederim insallah..

Amerikalı kızcağız şimdi bu sözleri okusaydı, kendi dilinde bir şeyler derdi elbet. O vakit, ben de söz konusu olası cümlelerden birini şöyle çevirirdim:

“Amin kardeşim, amin. Allah cümlemize, bu anlayışı nasip etsin.”

0 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com