• Arzu Eylül Yalçınkaya

Akademinin İftiharı: Boston’un Evsizleri

Homelesses B. Boston’un evsizleri/homeless dünyanın hemen hiçbir şehrinde rastlayamayacağınız şekilde son derece kültürlüdürler. Şehirde sayıları yetmişi aşan üniversite kampüsleri nedeniyle bir evsizin –geceleri olmasa da-gündüzleri sığınabileceği bir çok açık mekan da kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Kütüphaneler, kantinler, küçük büyük şapeller, halk eğitim merkezlerinin bekleme ve faaliyet solanları.. Bir evsizin üniversite ve ilişkili kurumlarında geçirdiği zamanın, müessese bünyesinden maaşla çalışan bir doktordan fazla olmalı. Hatta bu işi kendisine meslek edinmiş bir akademisyenin kurumla olan ilişiğinin, aynı mekanı kendisine ev ihsas etmiş bir evsizin irtibatına kıyasla son derece yüzeysel kalacağını düşünüyorum.

Ve Akademiyi ev bilen bu evsiz kardeşlerimizin, kökenleri Rönesansa uzanan “Modern düşünce dünyasının” ortaya koyduğu en eli yüzü düzgün çocuklar olduğuna inanıyorum. Nasıl mı? Açıklayalım.

Hristiyan teologlarının Ortaçağ karanlığı ve aklın cılız aydınlığında, kendi teolojilerini ilk çağ metafizikçilerinin alem ve insan görüşleriyle uzlaştırmak için çok zahmetler çektiklerini biliyoruz. Sonuç ne oldu? Fiyasko. Koca Ortaçağ çabası, onun bunun yakıştırmasıyla “karanlık” dönem olarak adlandırıldı ve hala da o isimle anılıyor. Rönesans ve Reform hareketleri akıl ve vahyin uzlaşmayacağı teziyle oraya çıktılar ve Kilisenin arkalarından yaptığı bütün çağrıları duymazdan gelerek kendi bildikleri yolda ilerlediler. Malumaliniz, Kilise bu deneyci çocukları –çok afedersiniz- aforoz etti. Bunlar da onları. Ortada dini bütün, şöyle herkesin içine sinen bir tane bile Hristiyan kalmayıncaya kadar durum devam etti. Sonunda az çok sular durulunca, vahye güvenenler mabedlerin çatısı altında toplanırken, aklın ve deney sonucunda elde edilen verilerin güvenilirliğine inanan bir grup felsefeci, akılcı, rasyonalist, emprist, evidencialist kardeşimiz de orada burada açılan akademilerin bünyesinde iş görmeye başladılar.

Eşindiler, kaşındılar, araştırdılar, karıştırdılar, buldular buluşturdular, bir şeyler topladılar: Bu derme çatma, yarım yamalak “toplama malzeme”nin adına –sözümona-bilimsel veri dediler. Kesin bilgi dediler. Biz bunu defalarca denedik, tuttu. Oluyor. Vallahi oluyor. Yani: İnanabilirsiniz, dediler. Buna göre, eline tutuşturulan bilimsel gerçeklerin sağlamasını yapamayacak durumda olan avrupalı kardeşlerim, Akademinin verilerini de tıpkı bir rahibin sözlerini kabul eder gibi, inanç ve teslimiyetle kabul ettiler. Ondan sonra zaten ortalık şenlik yerine döndü. Bir yanda Kilise babaları, doğru budur diye ortaya çıkarken öte yanda akademinin dedeleri biz araştırdık, analiz ettik, içini dışına çevirdik işte gerçek bilgi budur dediler. Gariban halk da, ezelden beri söylediği sözü tekrara; yani “amenna ve saddaknaya” sığındı.

Bir yerde bir güzelik olur da talibi olmaz mı? Bilginin güç anlamına geldiğini anlayan güç ve kudret ve tahakküm aşıklısı nefisler, liderler, hükümetler bu information denilen, dürr-i yektaya talip oldular. Niçin? İnsanlığın hayrı, birliği ve beraberliği için mi? Şimdilik değil. Ama inşallah yakındır. Fakat son dört beş asırdır bu talebin sebebi şudur: Dünyaya hükmetmek arzusu güden nefisleri tatmin etmek. Bilginin çoğalmasıyla birlikte, bilgiyi işletmek gereği de ortaya çıktı. Kökeniyle irtibatı kesilmiş insan ruhu görevini ifa edemeyince, bilginin işletilmesi bütünüyle insan nefsinin ve arzusunun insafına kaldı. O da insaf edeceğine, el-insaf dedirten bir aç gözlülük içinde, güç ve kudrete giden yolda başta insan olmak üzere herşeyi kendi emrine ram etti. Hakikatte yaradılış aleminin zirvesinde bulunan insan, bu yeni anlayışta, güç ve kuvvet anlamına gelen bilimsel veri üretmenin aracı derekesine indi. Yazık ki,eşyanın hizmetlisi konumuna inen insanın çekisi daha devam edecekti.

Hal böyleyken, Sanayi ve teknoloji devrimleri yüz göstererek akademiyi kendisine köle yaptı. Bilim adamı denilen köleler, azıcık aş, kaygısız baş gibi iyi niyetlerle; kendilerini attıkları bu güvenli çatı altında, efendileri olan Modern Dünya’nın taleblerini karşılayabilmek üzere durmadan bilgi çoğalttılar, cehaleti yaydılar. Sorsanız, dünya üzerinde insanın ne anlama geldiğinden, nereden gelip nereye gideceğinden habersiz bu biçare bilim adamları,kendi cehaletlerinden habersiz bir şekilde durmadan veri üretiyorlardı. Akşamdan sabaha fersahlarca derinlerdeki magmanın ve ya iş bu kadar ışık yılı ötedeki galaksilerin yapısı ile ilgili ayrıntılı bulgulara ulaşıyor, sonra da adeta bir eski zaman emirinin kıymetli bir cevher teslim eder gibi, yahut bir Yunan tanrısının huzuruna adak sunar gibi, onlar da modern dünyanın kapısına bu verileri bırakıyorlardı.

Hasılı Akademi, ayırıp bölmeyi, bölerek çoğaltmayı, onu bundan, sunu bundan tefrik etmeyi tercih etti. O çatı altında bir çok insan pek çok veriye ve bulguya erişti. Sonra ne oldu? Heyhat. Orada iş gören insan kendi cevherini kaybetti. Kendi kökeninden ayrı düştü. Herşeyi bildi kendini bilmedi, herseyi keşfetti, kendini kaybetti. Sahibine hizmeti terkedince, başkalarının arzusuna hizmet etti.

Şimdi yazının başında söylediğim ifadeye tekrar geliyorum:

“Akademiyi ev bilen evsiz kardeşlerimiz, kökenleri Rönesansa uzanan “Modern düşünce dünyasının” ortaya koyduğu en eli yüzü düzgün çocuklardır.”

Niçin? Muhtemelen “modern dünya”nın mabedlerinden biri olan akademide yapılacak en iyi şeyin, insanı kendisine getiren şöyle sağlam bir uyku çekmek oldugunu anladıkları için.

Bu tabi benim görüşüm. Bir de evsiz kardeşime sormalı.

Eylülcan

2 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com