• Arzu Eylül Yalçınkaya

Çokluğun ağırlığı

Biraz yalnız kalmak istiyordu. Çok değil, biraz. Bir müddet, belki bir an. Ah o anı bir yakalayabilse. Aslında bu zamanla da ilgili değildi. Aradığı sadece fiziksel şartlarla izah edilemeyecek bir keyfiyetti. Yalnız kalmalı. Mutlak manada yalnızlık. Belki asıl kelime özgürlük. Bütün kayıtlarından kurtulmalı. Üzerine yük olan şeylerden, işlerden,  Dünya döndükçe her yıl omuzlarına tevdi edilen vazifelerden. Biraz yalnız kalmalı. Kendisiyle olmalı. Kendisine dönmeli: içine, özüne.. Hayır, öyle de değil. Başka bir şey. Belki dünyaya uzanarak onu dört yandan sarmış olan bütün dal ve budaklarını unutup, kendi haline bırakarak, ta en başa; köklerine, tohumuna, toprağına, aslına,  dönmeliydi. Etrafına örülmüş, içine doğduğu bu yorucu çokluk alemini bir müddet bırakarak birliğe karışmalıydı.

Dönmeliydi ama nasıl? Gönlünde duyduğu bu davetkar sesin peşinden gidecek zihni bir uyanık hali bile ona yorucu geliyordu. Hayatı devamlı ciddiye almak, devamlı asılmak, her alanda mükemmel olmak ve kontrolü elinde tutmak  çabası onu genç yaşta yormuş, yıpratmış ve itiraf etmeli ki biraz tembelleştirmişti. Aslına dönmeli, özüne gitmeli. Tamam ama  gel gelelim tembellik denenen şeyin pençesinden bir türlü kurtulamıyordu. Aklı bin parçaya bölünmüş ve sonunda bu parçaların peşini bırakmıştı. Vücudu ise tembellik ediyor; dik durmakta bile zorlanarak yarı dolu bir patates çuvalı gibi oturduğu koltukta bir sağa bir sola eğiliyordu.

Bırakalım gönlünden geçen bu köklere gitme çağrısını, baharla tazelenmiş toprağın çağrısına bile günlerdir kulaklarını tıkıyordu. Sabah pencereden içeri dolan iğdelerin, ıhlamurların, taze otların kokusu onu ancak verandaya kadar çekmeye yetmişti. Sonrası, malum. Sanki ayaklarında bir ağırlık varmış, sanki ev hapsindeymiş ve bahçe kapısından çıkması yasakmış gibi oradan uzaklara bakıyor ve derin bir nefes alıp tekrar içeri giriyordu. Sanki geride bırakacağı ev işleri, eşi, kızı, oğlu, kedisi, köpeği, bütün gün karşısında oturup proje çizdiği bilgisayarı, ama istisnasız hepsi birlik olup; o yürüyüşe çıkmak istediğinde önüne görünmez bir set oluşturuyor, hatta göğsünün üzerine çöküp onu hareket etmekten aciz bir kütleye dönüştürüyor, hantallaştırıyor ve oracığa yığılıp kalmaktan korkarak; can havliyle kendisini başladığı yere, verandanın güvenli  sınırlarına dönmeye mecbur ediyorlardı.

Oysa hayalinde herşey çok kolaydı. Orada zinde ve çevikti. Önünde hiç bir engel yoktu. Bir sıçrayışta yıllanmış bir çınarın gövdesini aşarak ulaşabileceği en yüksek dallardan birine çıkabilir, herkesten uzak tenha bir köşede mehtabı seyredebilir, Yunan Tanrılarından arta kalan son bir iki dağın zirvesine oturup orada halkın çokluğundan ve gürültüsünden uzak bir hayat sürebilirdi. Evet herşey mümküm. Son düşünce hoşuna gitmedi. Tanrı olmanın –velev alçak bir tepeyi bile kendine mesken tutmuş olsun- sorumlulukları büyüktü. Bütün vadi halkının derdinden, tasasından, duasından, dileğinden, şükründen özründen rahat bir an yüzü görmek mümkün olmayabilirdi. Ne de olsa halk demek, çokluk, kalabalık, uğultu, gürültü, hareket, fesat, zıtlık, kavga, savaş ve kan demekti. Vazgeçti. Dağlar Tanrıların olmalı; o yalnız kalabileceği başka yerler düşlemeliydi.

Oturduğu yerde biraz toparlanmaya çalıştı, ne yapsa boştu. Oturduğu şezlong  çırpındıkça dibine çeken bir bataklık gibi onu daha da aşağıya çekiyor,  bir türlü doğrulamıyordu. Hiç olmazsa adeti üzere sağa doğru meylederek elini başının altına koydu ve çok geçmeden tenha bir köşe arayışı içerisinde uykuya teslim oldu.

Şimdi düşünde uçsuz bucaksız bir çöldeydi. Istediği gibi yalnız, yapayalnız. Ufukta kum tepelerinden başka bir şey görünmüyor. Ne bir ot, ne bir ağaç ve bir gölge. Hatta, hatta bu çölde bir kum tanesi bile yok. O nasıl şey, ayaklarının altında sonsuza uzanan bir çöl var fakat kum yok. Bunu çabucak kabulleniyor. Burası kumsuz bir çöldür. Ya hava? Hava sıcak mı? Değil. Tuhaflıklar kendi içinde tutarlılık arzederek devam ediyor. Bu çölde hava sıcak değil çünkü hava da yok. Olabilir. Zaten kumsuz çöllerde hava da olmaz. Bunu rüyasının dünyasındaki herkes bilir. Fakat onlar-halk, çokluk, kavga, zıtlık, hareket ve diğerleri-  şimdi burada değiller.

O yalnız, bir başına.

Issız ve kumsuz ve sıcak olmayan, havadan ve atmosferin her hangi tabakasıyla ilişkili olmaktan tenzih edilmiş bu kuytuda nihayet yapayalnız.

Yürüyor, bir müddet. Ne kadar bilmiyor. Bu çölde zaman yok. Yokmuş, hiç olmamış, gerek duyulmamış. Neden duyulsun ki zaten burda kum da yok. Çölde kum fırtınası olmayınca, “yarım saattir kum fırtanası var” demeyi gerektirecek bir durum olmayınca, bunu diyecek biri olmayınca, kum saati olmayınca, saati sayacak biri olmayınca burada zaman da olmaz. Zaten yokmuş. Bütün unsurlarını çabucak kavradığı çölde ilerliyor; bir miktar. Ne kadar bilmiyor. Burada mesafe de yok. Yokmuş. Hiç olmamış. Neden olsun ki zaten bu çölde yürüyecek biri de yok. Çöl de yürüyecek biri olmayınca, buradan oraya ve oradan şuraya gidecek bir yolcu olmayınca mesafede olmaz. Mesafe olmayınca, orası burasıdır ve şurası da işte buradadır. Heryer işte burada, bastığı yerde, tam ayağının altındadır. Bu fikirle başını önüne eğiyor, safiyet içinde ayağını görmeyi beklerken ve onun yerine baktığı –yegane- yerde gördüğü sadece zifiri karanlık oluyor.. ve kumsuz ve mekansız ve zamansız ve ıssız çöl o karanlıkta, ayağının altında kayboluyor, şimdi istediği gibi, hep gönlünden geçtiği gibi yalnız kendisi, sırf yalnızlığı var.

Kendisini duyuyor. Var olduğunu, birliğini. Bir vücudu var muhakkak ama eli yok, ayağı yok, dili yok, dudağı yok. Ama var, orada. Kendisinde bir varlık ama hiç bir kayıtla kayıtlanmış değil. Şekil, form, tür, unsur, mantık kaideleri ve ötekiler, bildiği ve tanıdığı şeyler. Yoklar.

Saf can, saf ruh. Saf birlik. Başka bir şey yok. Bütün kalabalığı, zıtlığı, zıt renkleri, kavgası, gürültüsü, şekilleri ve formlarıyla çokluk denilen alem bu karanlıkta tek bir şey oluyor: herşeyi yiyip yoke den kuzguni bir siyahilikte yitip gidiyor. O kadar ki yoklukları dahi yok. Kendisini duymaya çalışıyor, kim olduğunu. Bağıntılarından kurtulduğunda, vücudundan, vücudun gereklerinden ve ilişkili olduğu çokluk-şimdi burada bunların hepsini saymaya zaman yetmeyeceğinden- dünyasından   koptuğunda hala bir şekilde var olduğunu hissetmek ona çok farklı geliyor. Fakat bu nasıl mümkün olur? Hala bunun mümkün olamayacağını düşünen bir tarafı var. Ancak bu ikilikte çok sürmüyor. Denize karışan bir su birikintisi gibi, düşünce kırıntıları da kendisine karışıp gidiyor.

Artık yalnızca kendisi var. Var olduğunu duyuyor: vücutsuz bir varlık. Sırf varlık. Onu nasıl anlatmalı? Öyle ki var ama hiç bir kayıtla sınırlanmadığı ve hiç bir suretle yüz göstermediği için kendisini tanıyamıyor, tanımlayamıyor.

Varlığının bütün fazlalıklarından kurtulduğunda o vakit hiçliğini ve yokluğunu duyuyor. Hatiften bir ses duyuluyor:

Çokluk dediğin bak

işte koskoca bir yok

Kendini görmezsen

Yalnız O

Var (dır)

Başucunda duran cep telefonunun alarm sesiyle uyandı.

Şu mekanik, cılız sesin insanı bir başka boyuttan geri getirebilmesindeki güce şaşkınlık ve hatta biraz da hayranlıkla teslim olarak bir süre alarm sesini dinledi. Bu ses, onu ruh aleminden çekip süratle madde ve çokluk dünyasına atmıştı.

Alarmı kapadı ve hiç tereddüd etmeden kalktı. Az önce doğmuş, az önce kendisine bir suret ve yorgunluk görmemiş bir vücud lutfedilmiş gibi zindeydi. Bahçe kapısına yöneldi. Önüne çıkan görünmez ağırlıklar yine oradaydılar ama sanki bu defa reverans yaparak ona yol veriyorlardı. Aralık duran kapıdan usulca süzüldü, görünüşte var;

hakikatte ise yoktan ibaret olduğunu sezdiği çokluk dünyasında,

orada yalnızca zıtlık ve kavgayı değil,

Fakat zıtların ahenkli birliği görmek ümidiyle

Kısa bir yürüyüşe çıktı.

Çok değil canım; beş-on dakika

ne de olsa

sonra dönüp akşam için

ocağa yemek koymak lazımdı.

0 views
Join my mailing list

© 2023 by The Book Lover. Proudly created with Wix.com